www.zafersen.com

Avrupa'nın Karanlık Tarihi

 ŞİDDET BATIDAN DOĞAR

“Şiddet, Avrupa’nın Tanrısıdır.”der Cemil Meriç “Bu Ülke” adlı eserinde. Meriç’e göre çağdaş Avrupa’nın en insancı filozofları bile şiddete âşıktır. Avrupalı    şiddeti savunur ve insanoğlunun alınyazısı gibi görür. Yunan, İskandinav ve Germen destanlarının çoğu cinayet yıllıklarından başka bir şey değildir.

 

 

Meriç’e bu satırları yazdıran içindeki Avrupa hamaseti değil, bilakis Avrupa’nın kan, şiddet ve savaş dolu tarihidir. Avrupa’nın barbar kavimlerinden başlayıp, günümüz Avrupası’na kadar gelen bu şiddet dalgası tarihin birçok sayfasında kanlı izler bırakmıştır. Burada anlatılanlar, arenalarda köleleri ölümüne dövüştüren, dini adına dünyanın birçok yerinde insanları katleden, altın ve dünya malı hırsıyla binlerce insanıyla birlikte medeniyetleri yerin dibine gömen, Afrika’yı, Amerika’yı ve hatta Asya’yı köleleştiren, hastalıklı ideolojileri uğruna dünya savaşları çıkaran, toplama kamplarında, gaz odalarında en cani uygulamaları yapan, aynı ülke insanlarını birbirine düşman eden, coğrafyaları cetvelle çizip, hakları arasına görünmez duvarlar çeken Avrupalının kara tarihidir.

 

ROMA’NIN SAVAŞÇI KÖLELERİ: GLADYATÖRLER

 

Roma uygarlığı İ.Ö.8 yüzyıl ile İ.S 5 yüzyıllar arasında yaşamış, bütün Akdeniz havzasını, Avrupa’nın büyük bölümünü, Kuzey Afrika’nın geniş bir kesimini ve Fırat ırmağının batısındaki Ortadoğu topraklarını egemenliği altına almış bir imparatorluktu. Kurucuları İtalya’nın batı bölgesi olan Latium’da yaşayan çiftçilerdi. İS 1.ve 3.yüzyıllar arası Roma gücünün doruğa ulaştığı dönemlerdi. İmparatorluk bu dönemlerde “Altın Çağı” yaşamış, ancak 476 yılında barbar kavimlerin saldırıları sonucu yıkılıp gitmiştir.

 

Roma İmparatorluğu’ndan günümüze birçok eser kalmıştır. Saraylar, hamamlar, köprüler, amfi tiyatrolar, su kanalları Kuzey Afrika’dan, İspanya’ya; Anadolu’dan, Ortadoğu’ya geniş bir coğrafyada bu medeniyetin zamana tanıklık eden mühürleri gibidir. Bu maddi mirasın yanında bir de Roma’dan günümüze kalan ve birçok sinema filmine, kitaba esin kaynağı olan “Gladyatörler” vardır. Roma’nın arenalarda ölümüne dövüştürdüğü savaşçı köleleri…

 

Gladyatörler Roma’nın en acımasız savaşçılarıydı. Genellikle köleler ve suçlular arasından seçilirlerdi. Katı bir disiplin altında yaşarlar ve ölümcül dövüşler için eğitilirlerdi.

 

Birbirlerinden silahları ya da dövüş biçimleri bakımından ayrılan çeşitli gladyatör sınıfları vardı. Kendilerine özgü silahları bulunan Samnitler büyük ve dikdörtgen bir kalkan, bir miğfer siperliği, tüylü bir miğfer ve kısa bir kılıçla dövüşürlerdi. Küçük ve yuvarlak bir kalkan ile tırpana benzeyen eğri bir kama kullanan Trakların karşısında genellikle, Galyalılar gibi miğfer, kılıç ve kalkan kullanan, miğferlerine sorguç olarak taktıkları balığın adından dolayı Mirmillo denen gladyatörler dövüştürülürdü. Bunların yanı sıra kısa bir tunik ya da önlük giyen ve sağ elinde taşıdığı fırlatma ağıyla takipçisini yakalamaya çalışan Retiariuslar(ağcı),at sırtında ve kapalı miğfer siperlikleriyle gözleri görmeden dövüşen Andabatalar; iki ellerinde birer kısa kılıç taşıyan Dimachaerler(iki bıçaklılar);eski Britonlar gibi araba üzerinde dövüşen Essedariuslar; tamamen zırhlara bürünen Hoplomachuslar (zırhlılar) ve düşmanlarını kementle yakalamaya çalışan Laqueriuslar(kementliler) diğer gladyatör savaşçılarıydı.

 

Gladyatör dövüşleri başlangıçta dinsel bir tören amacıyla yapılıyordu. Cenaze törenlerinde köleler dövüştürülür ve ölen kölenin efendisine diğer dünyada da hizmet edeceği ne inanılırdı. Zaman içinde bu dövüşler Roma halkının eğlencesi haline geldi. Savaşmayı, silahı, kavgayı ve kan dökmeyi seven Romalılar gladyatör dövüşlerinden büyük bir zevk almaya başladılar. Amfitiyatrolar hem birbirleriyle hem de vahşi hayvanlarla dövüşen bu köleleri izlemek için gelen Romalılarla dolup taşmaya başladı. Güçlü erkek ve kadınlar, vahşi hayvanlar hatta cüceler Roma’nın arenalarında vahşice dövüştürüldüler ve binlercesi buralardan ölüme gönderildi.

 

Bu vahşi insan dövüşleri Roma içinde Hıristiyanlığın yayılmasına kadar devam etti. Hıristiyanlıkla birlikte gladyatör dövüşlerine kötü gözle bakılmaya başlandı. İmparator I.Constantinus İS 325’tedövüşleri yasakladı. Ancak yasak çok etkili olmadı ve imparator Honorius zamanında ikinci kez yeniden yasaklandı.

 

Gladyatörler içinde en çok bilineni ve hatta efsane haline geleni Spartacus’tur. Spartacus aslen Roma ordusunda bir askerdi. Ordudan kaçmış, bir haydut olmuş, yakalanınca köle olarak satılmak üzere Roma’ya götürülmüş ve sonunda kendisini Capua’daki bir gladyatör okulunda bulmuştu. Roma’da adam öldürmek sanatını öğretici bu okullardan çokça bulunmaktaydı ve öğrencilerini heybetli köleler arasından seçiyorlardı.

 

Spartacus İ.Ö. 73’te,70kadar gladyatör ile birlikte bu okuldan kaçarak Vezüv yanardağına sığındı. Burada kendisine başka kölelerde katıldı. Roma ordusu bu isyancıları önemsemedi ve onları yakalamak üzere 3 bin kişilik bir birlik gönderdi. Fakat Spartacus ve adamları gelen bu birliği bozguna uğrattı. Romalıların ikinci saldırısı da püskürtülünce isyancılar İtalya’nın güneyinde büyük bir bölgeye hâkim oldular. Sayıları da 90 bini bulmuştu.

 

Spartacus’un amacı Alpleri geçip Galya’ya oradan da Trakya’ya geçip köleleri evlerine yani özgürlüklerine kavuşturmaktı. Ancak emrindiler ölümcül bir hata yaptılar ve İtalya’yı terk etmeme kararı aldılar. Bunun üzerine Spartacus birliklerini Sicilya’ya geçirmeye çalıştı. Fakat karşısında daha güçlü bir Roma ordusu vardı. Orduya Marcus Licinius Crassus komutanlık ediyordu. Crassus sekiz lejyon ile isyancıları kuşattı ve onları böldü. Savaş meydanında şiddetli bir çatışma başlamıştı. Bir müddet sonra Galyalı ve Germen isyancılar yenik düştüler. Spartacus’un da dayanacak hali kalmamıştı ve savaş meydanında canını verdi. İsyancı kölelerin çoğu savaş meydanında kılıçtan geçirildi. Altı bin mahkûm Crassus tarafından Appia Yolu’nda çarmıha gerildi. Bu köle ihtilalı öylesine kanlı bastırıldı ki, on binlerce ceset savaş alanında sessizce yatıyordu.

 

HAÇLILARIN KANLI SEFERLERİ

 

Yıl 1095.Yer Fransa’nın Clermont kenti. Papa II. Urbanus Hıristiyanlık dünyası toplantısında dinleyicilerine şöyle sesleniyordu.

“Ah ne kadar utanç verici! Böyle değersiz, yozlaşmış ve şeytanların kölesi olmuş bir halkın(Türkleri kastediyor);her şeye kadir Tanrı’nın güveniyle ödüllendirilmiş ve İsa adına ışık saçan bir halkı(Hıristiyanları) alt etmesi. Sizin gibi Hıristiyan olanlara yardım etmezseniz, ah, bizzat Tanrı ne büyük kötülükler açacak başınıza! Yakın zamana kadar yağmacılık yaparak yaşayanlar artık İsa’nın askeri olmalı; bir zamanlar kardeşleri ve akrabalarıyla savaşmış olanlar artık haklı olarak barbarlarla savaşmalı; yakın geçmişte birkaç gümüş akçe karşılığında çalışanlar artık sonsuz ödülleri kazanmalı!”

 

1095 yılında Papa II. Urbanus’un yaptığı bu konuşma yaklaşık iki yüz yıl sürecek ve binlerce insanın ölümüne, onlarca şehrin yakılıp yağmalanmasına sebep olacak Haçlı Seferleri’nin fitilini ateşliyordu. Kudüs ve önemli hac merkezleri Müslümanların elindeydi. Bizans tehdit altındaydı. İsa adına Dünya’ya hükmetmeye aday Avrupalı için bu onur kırıcı bir durumdu. Ayrıca Doğu’nun masalsı zenginlikleri ve güzellikleri de Avrupalı aç köylülerin hayallerini süslüyordu.

 

Papa Urbanus’un konuşması öncelikle bu aç köylüler üzerinde etkili oldu. Münzevi Pierre(Pierre L’Hermit) adıyla anılan yalınayak derbeder ama iyi bir hatip olan Fransız keşişin ve onun gibi düşünen prophetaelerın(peygamber vaizler) kışkırtmalarıyla halk harekete geçti. Çoğu silahsız ve disiplinsiz olan bu köylü kalabalıkları 1096 yılında Ren bölgesine geldiler. Gözünü hırs bürümüş olan bu kontrolsüz yığınlar Ren bölgesindeki Yahudilere saldırdılar. Burada yaşayan binlerce Yahudi bu köylüler tarafından katledildi. Katliam görevini yerine getiren bu yabani ve kutsal ordu Orta Avrupa boyunca ilerledi ancak küçük bir kısmı İznik’e ulaşmayı başardı. Buradan Türk topraklarına cılız akınlar düzenledilerse de 1096 yılında Selçuklular tarafından yok edilmekten kurtulamadılar. Pierre L’Hermit’in başlattığı bu trajikomedi böylelikle son bulmuştu. Ancak arkasında binlerce ölü ve yağmalanmış onlarca şehir bırakmıştı.

 

Halkın bu başarısız Haçlı Seferi, Avrupalıları daha düzenli ordularla sefer yapmaya yöneltti. Müslümanlar üzerine daha doğru tabirle Doğu coğrafyasına sekiz önemli sefer düzenlendi. Bunlar arasından I.ve IV. seferler sonuçları açısından incelenmeye değerdir.

 

Papa II. Urbanus’un talimatlarına uyan; giysi, kalkan, sancak ve zırhlarında haç sembolü taşıyan ve tarihe “Haçlılar” diye geçen asıl kuvvetler 1096 yılının ağustos ayında harekete geçti. Kuvvetlerin çoğunluğunu Frank şövalyeleri oluşturuyordu. Yaklaşık 4 bin atlı ve 25 bin piyadeden oluşan Haçlı kuvvetleri bir yıl içinde Konstantinopolis’e ulaştı ve burada I.Aleksios ile bir anlaşma imzaladılar. Bizans toprakları Türkler’den geri alınacak ve Bizans’a bırakılacaktı. Bunun karşılığında Bizans da Haçlı ordularına yiyecek ve silah sağlayacaktı.

 

Haçlılar 1097 yılı mayısında Selçukluların başkenti İznik’i kuşattılar. I.Kılıç Arslan ölümcül bir hata yapmıştı. Pierre L’Hermitte’nin başıbozuk halk ordusunu yok etmenin verdiği güvenle sıkı tedbirler almamış hatta ordusu ile Malatya’ya doğru yönelmişti. Ancak bu sefer gelenler tam donanımlı askerlerden ve süvarilerden oluşan bir haçlı ordusuydu. Şehir 19 Haziran’da Bizans kuvvetlerine teslim oldu.

 

Haçlılar, Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladılar.1 Temmuz günü Eskişehir’de Selçuklu ve Haçlı orduları karşı karşıya geldiler. Çetin bir savaşın ardından Selçuklu ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Anadolu içlerine ilerleyişin önündeki en büyük engelde ortadan kalkmış ve Antakya yolu açılmıştı.

 

Antakya kuşatması 8 ay sürdü. Antakya surları üzerinde bulunan İki Kız Kardeş Kulesi’ne kumanda eden Firuz adlı bir Ermeni dönmesinin Haçlıları kuleden sarkıtılan halatlarla şehre almasıyla şehrin savunması düştü. Bunu Müslümanlara yapılan büyük bir katliam takip etti.

 

Raymond St. Gilles’in ordu vaizi olarak bu haçlı seferine katılan Raimundus Aquilers “Historia Francorum Qui Ceperunt Jerusalem”adlı eserinde Haçlıların Antakya ve Maarratü’l Numan şehirlerindeki katliamlarını şöyle anlatır: 

“Haçlıların Maarratü’l numan’da yaptıkları katliam kelimesin dahi sınırlarını zorlayan bir girim olmuştur. Antakya’nın sonrasında yeniden açlık problemiyle karşı karşıya kalan Haçlılar, Müslümanlara yaptıkları katliamın ardından bazılarını kazanlarda atıp pişirmişler, çocukları da kızartarak yemişlerdir. Bununla da yetinmeyerek işi Müslüman ölülerinin ve köpeklerin etlerini yemeye kadar vardırmışlardır. Her şey bittikten sonra ateşe verilen şehir tamamıyla bir harabeye dönmüştü. Haçlıların bu vahşilikleri Müslümanlar arasında bir korkuya sebep olmuştu.”

Temmuz 1099 yılında Antakya’nın başına gelenler Kudüs şehrinin de başına geldi. İnsan eti bile yemekten çekinmeyen Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler. Şehri Fatımilerden alan Haçlılar diğer şehirlerde yaptıklarını burada da yaptılar. Şehirdeki tüm Müslüman ve Yahudiler kılıçtan geçirildi. Papa’ya gönderilen mektupta Kudüs katliamı için şöyle yazılıyordu: “Ve orada bulunan düşmanlarına ne yapıldığını bilmek istiyorsanız, biliniz ki Süleyman Tapınağı’nda ve toprak avlusunda Müslümanların kanları adamlarımızın atlarının dizlerine kadar geliyordu.”

 

Haçlı Seferleri sadece Müslümanları hedef alan bir hareket değildir. Seferlerin çoğu Müslüman coğrafyasına yapılsa da Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler, Avrupa’daki hizipçiler ve heretiklerde bu saldırılardan paylarını almıştır.

 

IV. Haçlı Seferi doğrudan Ortodoks Hıristiyanları ve İstanbul’u hedef alan bir saldırı olmuştur.1204 yılında Haçlılar Kudüs yerine zengin, Hıristiyan İstanbul’u ele geçirmiş ve büyük bir yağmaya girişmiştir. Tarihi binalar ve kıymetli olan ne varsa talan ve tahrip edilmiş, şehirde tecavüzler, katliamlar günlerce sürmüştür. Tarihçi Runciman bu durumu şöyle özetlemiştir: “İnsani bakımdan bütün dünya tarihinde, dördüncü Haçlı Seferinden daha büyük bir cinayet işlenmemiştir.”

 

Haçlı Seferleri, Doğu’ya olduğu gibi Avrupa içlerine de yapılmıştır.11.yüzyıl sonlarından itibaren Roma Kilisesi’ni tanımayan hizipçilere ve heretiklere karşı da Haçlı seferleri düzenlenmiş;1209 yılında Kuzey Avrupa’dan gelen 30.000 kişilik bir ordu Güney Fransa Pireneleri’nin kuzey-güney eteklerindeki Lanquedoc bölgesine saldırmış ve burada Avrupa tarihinin bilinen ilk soykırımı yaşanmıştır. Sadece Beziers kasabasında 15.000 kadın, çocuk ve erkek katledilmiştir. Bu saldırılar yaklaşık 40 yıl sürmüştür. Saldırıya katılanların giysilerinde Kudüs’e saldıran Haçlılarda olduğu gibi Haç resmi bulunuyordu.

 

Sonuç olarak; Haçlı Seferleri İslam ülkelerinde ve Bizans coğrafyasında büyük bir yıkıma yol açtı. Binlerce insan bu vahşi ve barbar saldırılarda hayatını kaybetti. Haçlı seferleri Avrupa’nın karanlık tarihinde yerini aldı.

AVRUPA’NIN SORGUCULARI: ENGİZİSYON MAHKEMELERİ

 

Engizisyon mahkemeleri Avrupa tarihinin en kara sayfalarından birini oluşturur. Mahkemeler, heretik diye adlandırılan, dinden sapmış, kilise otoritesini reddeden dinsel öğretilere sahip kişileri bulmak ve bu öğretilerden uzaklaştırmak için kurulmuştu. Büyücülük, cadı avları ve simya da bu mahkemenin ilgi alanına giriyordu. 

 

Mahkemeleri acımasız kılan ise mücadele yöntemleriydi. İşkence ve kazığa bağlayarak yakma en çok kullandıkları tekniklerdi. İşkence malzemesi olarak ise kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler ve ölüm askıları kullanılıyordu. İlk dönemlerde pek çok insanın, bazen yüzlerce kişinin direğe bağlanarak yakıldığı söylenir.

 

Avrupa’nın karanlık tarihine adını yazdırmış üç büyük engizisyon mahkemesi vardır:

Papa IX. Gregorius’un kurduğu ve amacı heretik gruplarla mücadele olan Ortaçağ Engizisyonu;1478’de Papa IV. Sixtus’un kurduğu ve İspanya’daki Yahudi ve Müslümanlarla mücadeleyi amaçlayan İspanyol Engizisyonu ve 1542’de III. Paulus tarafından kurulan, Calvin ve Lutherciler’e savaş açan Roma Engizisyonu.

 

Uygulamaları ve aldıkları önemli kararlarla tarihe adlarını yazdıran bu mahkemeler içinde İspanya ve Roma mahkemeleri üzerinde ayrıca durmak gerekir.

 

1478 yılında Castilla Kraliçesi I.Isabella’nın ısrarı üzerine,Papa IV.Sıxtus tarafından kurulan İspanyol engizisyonu ülke içinde yaşayan Müslüman ve Yahudilerle mücadeleyi esas almıştı.Aragon ve Kastilya’nın Katolik hükümdarları dinsel ve siyasal birliği sağlamlaştırabilmek için bu mahkemeyi sıkça kullanıyorlardı.Bu mahkemeleri aldığı acımasız kararlar yüzünden Papa IV.Sıxtus Sevilla’da görev yapan bir mahkemeye müdahale etmek zorunda kalmıştı.Başenkizitör Dominiken Tomas de Torquemada ise işkencecilerin simgesi haline gelmişti.Onun döneminde direğe bağlanarak yakılanların sayısı büyük olasılıkla 2 bin dolayındaydı.İspanyol Katolik Kilisesi’nin bu mahkemeleri kullanarak Yahudileri dönüştürme projesi 200.000 Yahudi’nin 1492 yılında İspanya’yı terk etmesine yol açtı.İspanya topraklarından kaçan bu Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’na sığınarak can ve mal güvenliğine kavuştular.

 

Roma Engizisyonu’nu ünlü kılan ise ünlü bilim adamı Galileo Galilei’yi sorgulamasıdır. Galilei 1611 yılında Roma’ya geldi ve papalık yetkililerine teleskopuyla bir gösteri yaptı. Büyük ilgi gören Galilei bu durumdan cesaretlenerek Kopernik kuramını açıkça savunmaya başladı. Kopernik kuramına göre evrenin merkezinde Güneş vardı. Dünyayı merkez gören Aristotelesçi profesörler Galilei’ye cephe aldılar ve onu engizisyona gizlice ihbar ettiler. Davasından dönmeye ikna edilen ünlü bilim adamının ağzından şu sözler dökülüyordu: “Güneş evrenin merkezindedir dediğim için yargılanıyorum ve bu tür aykırı görüşleri nefretle kınıyorum, lanetliyorum. Aynı zamanda Kutsal Katolik Kilisesi’ne yapılan tüm yanlışları da.”

 

Ünlü bilim adamı için mahkemeden 7 yıl ev hapsi cezası çıktı ve Kopernik’in kitabı, “Yasak Kitaplar Listesi Kurulu’nca” yasaklandı. Galilei’nin görüşlerini mahkemede inkâr etmesinin temelinde meslektaşı Kopernikçi Giardano Bruno’nun kazığa bağlanıp yakılmasının etkisinin olup olmadığı ise hala sırrını korumaktadır.

 

İSPANYA’NIN MÜSLÜMANLARI: ENDÜLÜS

 

711 yılında Berberi asıllı Tarık b.Ziyad komutasındaki 7000 kişilik Emevi ordusu Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İspanya topraklarına ayakbastı. Tarık karargâhını Calpe dağında kurduktan sonra İspanya’nın fethine girişti. O sırada İspanya topraklarında Vizigotlar hakimdi. Ancak taht kavgaları, toplum içindeki çatışmalar ve Yahudilere karşı beslenen düşmanlıktan kaynaklanan sıkıntılar Vizigotlar’ı zayıf düşürmüştü. Tarık kısa bir süre sonra Vizigot ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Artık İspanya’nın fethi için Müslümanların önünde ciddi bir engel kalmamıştı.712 yılına gelindiğinde İspanya topraklarının büyük bir kısmı ele geçirilmişti.

 

Bu tarihten sonra Ortaçağ karanlığını yaşayan Avrupa kıtasında bilim, sanat, musiki, tıp, dokumacılık ve mimari alanında gelişmiş bir İslam uygarlığı doğmuştu. İçinde içme suyu sistemleri kurulu iki katlı, bahçeli evleri; şehir hamamları, edebiyat ve ilmi münazara meclisleri, kütüphaneleri, gelişmiş ve iktisadi ve ticari yapısıyla; hanları, hamamları ve çarşılarıyla dünyanın gözünü kamaştıran başkent Kurtubası’yla Endülüs Medeniyeti bir güneş gibi Avrupa kıtasını aydınlatıyordu. Kurtuba Medresesi ile Avrupa üniversitelerinin temelleri atılıyor, eski Grek ve Roma dönemine ait eserler hakkında ilk bilgiler buradan kıtaya yayılıyordu.

 

Endülüs’ün ilk medeniyeti 1031 yılında Frank saldırıları sonucu yıkıldı. Ancak İspanya’daki Müslüman varlığı 1609’lu yıllara kadar devam etti. İspanyollar 1609-1614 yılları arasında Müslümanların hepsini İber Yarımadası’ndan çıkardılar. Müslümanlara ait ne varsa (saray, cami, medrese, kütüphane) yakıp yıktılar.1258’de Moğolların ilim şehri Bağdat’ta yaptıklarını, İspanyollar Endülüs’te yaptılar. Gırnata kütüphanelerinin hepsi ateşe verildi ve binlerce kıymetli eser yanıp kül oldu. Endülüs İspanyası’nın yıkılışı bir medeniyetin katlinden başka bir şey değildir.

 

BİR AVRUPA HASTALIĞI: SÖMÜRGECİLİK

 

Francis Bacon “Matbaa, barut ve pusula dünyanın görünüşünü ve koşullarını toptan değiştirmiştir”der. Ona göre matbaacılık edebiyatı, barut askerlik sanatını, pusula ise denizciliği önemli ölçülerde etkilemiştir.

 

Pusulanın keşfi ve denizcilikte kullanılmaya başlanmasıyla büyük okyanuslara yolculukların önü açılmış oldu. Bu Avrupalı denizciler için bulunmaz bir fırsattı. Yeni pazarlar elde edilmeli, altın ve hammadde kaynaklarına ulaşılmalı, keşif ve istilalar yapılmalıydı. Avrupalının altın açlığı bir an önce dindirilmeliydi.

 

Kristof Kolomb 3 Ağustos 1492 yılında yenidünyalar keşfetmek için yola çıktı. Denizcilerde büyük bir heyecan ve akıllarında ise yaşlı denizcilerden dinledikleri deniz canavarlarının, gemileri batıran dev ahtapotların, leviathan denen büyük balinaların ve korkunç deniz canavarlarının hikâyeleri vardı.

 

Ancak bu korkularının hiçbiri gerçekleşmedi. Sadece Atlas okyanusunun dalgalarıyla mücadele etmek zorunda kaldılar.

 

Zorlu bir yolculuktan sonra 12 Ekim günü karanın görünmesi ümitsizliğe kapılmış olan denizcileri büyük bir sevince boğdu. Kristof Kolomb, karaya “Katolik hanedanı batı denizleri amirali” olarak ve büyük üniformasını giyerek çıktı, İspanya Krallığı ve Kraliçesi adına adayı zapt ederek Tanrıya dua etti.Bu başlangıç insanlık adına yeni bir keşif ancak Amerika yerlileri adına sonun başlangıcıydı

Kolomb, yeni bir kıtaya ayak bastığından habersizdi. Ona göre zengin Hindistan topraklarına ulaşılmıştı. Ancak ilk çıktığı adanın bugünkü San Salvador adası olduğu kabul edilmektedir.

 

Kolomb ve adamları iki ay boyunca diğer adaları da dolaşıp, oraları da Tanrı ve İspanya Krallığı adına zapt ettiler. Ancak esas istenilen şeye yani altına ulaşılamamıştı. Nihayet bu arzularına Haiti kıyılarında ulaştılar. Burada hırslarını giderecek altını temin ettikten sonra 16 Ocak 1493’te dönüş için yelken açtılar. Hispaniola adasına da küçük bir askeri birlik bıraktılar.

 

Kolomb’un anlattıkları ve getirdikleri İspanya’da büyük bir heyecana yol açmıştı. Hemen ikinci bir sefer yapılmasına karar verildi.27 Kasım 1494’te gemiler Hispaniola adasına geldiklerinde korkunç bir görüntüyle karşılaştılar. Garnizona bıraktıkları tüm askerler öldürülmüştü. Gerçek kısa zamanda ortaya çıktı. Avrupalı hastalığı Kolomb’un adamlarında ortaya çıkmış ve İspanyollar sakin ada yerlilerine işkence ve şiddet uygulamışlar, kadınlarına tecavüz etmişlerdi. Sabırları tükenen yerliler de İspanyol askerlerinin hepsini öldürmüşlerdi. Böylece sömürgecilik tarihinin iki değişmez imgesi doğmuş oluyordu: Altın ve kan.

Bundan sonra Hispaniola yerlileri İspanyol barbarlarının insafına terk edildi. Halkın çoğu köleleştirildi. Avrupalı insanın gözünde “dinsiz” ve “barbar” olan bu halklar şiddeti zaten fazlasıyla hak ediyorlardı.1494-1498 yılları arasında üç yüz bin kişilik yerlinin yüz bini öldürüldü. Günümüze ise bu yerlilerden ulaşan yoktur.

Kolomb, 26 Mayıs 1506’da öldü. Amerika kıtasının kaderini değiştiren bu adam, keşiflerin kadar sömürgeciliğinde yönünü göstermiştir.

 

Kolomb’u başka İspanyollar izledi. Bunlardan birisi de Hernan Cortes’ti. Cortes bir istilacının tüm özelliklerini taşıyordu: Acımasız, hırslı, zeki ve gözü pek.

Cortes 1519 yılında Küba’nın İspanyol valisi tarafından Orta Amerika’ya yapılacak bir keşif seferi için çağrıldı. Cortes 508 asker,100 denizci,16 at ve 13 fitilli tüfek ile Orta Amerika yürüyüşüne başladı. 

 

Cortes’in hedefinde Aztek toprakları vardı. Tanrılarına insan kurban eden ve diğer kabileler tarafından sevilmeyen Aztekler. Yol boyunca birçok kabile Cortes’in ordusuna katıldı.

 

İspanyollar başkent Tenochtitlan’a ulaştıklarında, Aztek Kral’ı Montezuma tarafından kabul edildiler. Kral İspanyollardan çok etkilenmişti ve onları sarayında misafir etmek istedi. İspanyollar ise misafir edilmek değil, bu ülkenin altınlarını istiyorlardı. İspanyollar kralı esir alarak tüm hazinenin getirilmesini istediler. Gelen zenginlikleri aralarında paylaştıktan sonra dini bir ayin yapan 600 kişilik Aztek soylularına saldırdılar. Bu soyluların hepsi öldürüldü ve malları yağmalandı. Avrupalı insanın yağma ve yıkım gösterisi başlamıştı. Sıra tapınaklara gelmişti. Tanrı’nın bu seçilmiş oğulları için dinsiz tapınaklarının yıkılması kutsal bir görevdi. Tapınaklar yıkılmaya başlayınca Aztekler İspanyollara saldırdılar ve onları geri püskürttüler. İspanyollar bu saldırıda askerlerinin üçte birini kaybettiler.

Fakat bu hırslı ve aç İspanyolları hiçbir şey yıldıramazdı. İki hafta sonra bir Aztek ordusunu yok ettiler. Gürleyen ve öldüren sopaları yerlileri korkuya ve hayrete düşürüyordu.

Avrupalıların öldüren ve gürleyen sopalarının yanında getirdikleri gizli bir silahları daha vardı. Çiçek hastalığı, kızamık ve dizanteri mikropları. Eski Dünya’nın bu mikroplarıyla hiç tanışmamış olan yerliler için bu mikroplar çok daha öldürücü oldu ve Aztek yerlilerinin çoğu bu hastalıklardan ölüp gitti.

 

İspanyollar kısa bir süre içinde getirdikleri hastalıkların da yardımıyla Aztek topraklarını ele geçirdiler. Birçok yerde yaptıklarını burada da yaptılar: Ölüm, yağma ve tecavüz. İspanyolların altın hırsı bir medeniyeti yok etmiş, geriye harabeye dönmüş şehirler ve mavi gökyüzünün altında yatan binlerce ceset kalmıştı.

 

Cortes’ten sonra sahneye başka bir İspanyol çıktı: Francisco Pizarro. Bir İspanyol askerin gayrimeşru çocuğu, okuma yazma bilmeyen, domuz çobanı bir maceraperest.

Pizarro 1531 yılında 180 asker,37 at alarak Peru’ya doğru yelken açtı. Pizarro, Panama’nın güneyinde bir yerlerde zengin bir imparatorluk olduğunu duymuş, hazinelerin kokusunu-ki Avrupalılar bunu çok iyi bilir-ta içinde hissetmeye başlamıştı. Hedef İnka İmparatorluğuydu.

Bu arada Avrupalıların yeni kıtaya taşıdığı çiçek hastalığı da boş durmamış, kıtanın içlerine doğru ilerlemişti. Cortes’e Meksika’da yardım eden hastalık şimdi de Pizarro’ya Peru’da yardım ediyordu.

 

İspanyollar And Dağları’nın eteklerinden aşıp Caxamalca’ya ulaştılar. Şehir çok güzeldi ve insanı etkiliyordu. İspanyolları etkileyen ise kalabalık İnka ordusuydu. Normal şartlarda bir avuç İspanyol’un bu ordu ile baş etmesi mümkün değildi. Ancak İspanyollar’ın bir üstünlüğü vardı: Avrupa savaşlarından edindikleri beceriler ve silahları.

Pizarro İnka kralını ele geçirmeyi amaçlamıştı. Çünkü liderleri ele geçirilirse bu yerliler başıboş kalıyorlar ve savaşamıyorlardı. Pizarro kurduğu bir tuzakla da bunu gerçekleştirdi ve İnka Kralı Atahualpa’yı esir etmeyi başardı. Bu İnkalar arasında bozulmalara ve düzensizliğe yol açtı. İspanyolların istedikleri de buydu. Toplar gürledi, tüfekler ölüm kusmaya başladı. Şaşkına dönen birçok yerli bu esnada öldürüldü. Kralın tüm hazinelerine el konuldu ve o da boğularak öldürüldü.

 

Pizarro, İnkaların başkenti Cuzco’yu savaşmadan ele geçirdi. Saltanat hazinesine el konuldu. Değerli metaller, altın sanat eserleri eritildi. Bunun bir kısmı İspanya’ya Kral Carlos’a gönderildi, bir kısmı da askerler arasında pay edildi. Artık sefere katılan her asker zengindi. Her birinin binlerce dönüm arazisi ve emirlerin yüzlerce kölesi vardı.

 

İspanyollar Amerika’nın bu iki medeniyetini altın ve mal hırsları yüzünden yok ettiler. O medeniyetlere ait ne varsa yok olup gitti. İspanyolları başka Avrupalı milletler izledi. Portekiz ve İngilizler de en az İspanya kadar bu coğrafyaya acı ve ölüm getirdi.

 

Avrupa’nın dünyayı sömürme politikası sadece Amerika kıtasıyla sınırlı kalmadı. Afrika ve Asya kıtaları da bu yağmacıların yağma sahaları oldular. Yüzyıllar boyunca Avrupa insanı bu kıtalardan, değerli ne varsa çaldı ve kıtasına taşıdı. Çaldıklarının yerine ise hastalıklar, açlıkla boğuşan milletler ve iç savaşlar bıraktı.

 

AVRUPA’NIN İNSANLIK TARİHİNE HEDİYELERİ: I.VE II. DÜNYA SAVAŞLARI

 

İnsanlık tarihinin gördüğü en kanlı ve en çok insan kaybının yaşandığı savaşlar I.ve II. Dünya Savaşları’dır. Bu savaşlarda yaklaşık olarak 60 milyon hayatını kaybetmiş, yüzlerce şehir yerle bir olmuş ve milyonlarca insan sakat kalmıştır. Savaşların çıkış noktası ve sebebi ise Avrupalı ülkelerdir.

 

I.Dünya Savaşı 1914 yılından 1918 yılına kadar dört yıl sürdü. İnsanlık daha önce böyle bir savaş görmemişti. Savaşa sebep olan dört ülke vardı: Sömürge imparatorluğu İngiltere, dünyayı paylaşmakta geç kalan ve rüştünü ispatlamak isteyen Almanya, görkemli bir askeri geleneğe sahip Fransa ve nüfusu itibariyle büyük ordular kurabilen Rusya. Savaşın temelinde ise Avrupalı insanın bitmek tükenmek bilmeyen hırsı yatmaktaydı.

 

Savaşın fitili Saraybosna’da ateşlendi. On dokuz yaşındaki Bosnalı Sırp Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan veliahdını ve eşini öldürdü. Princip ve arkadaşları ayrılıkçı “Kara El” adlı bir örgütün üyeleriydi. “Kara El” örgütünün bu üyeleri Avrupa’yı ve insanlığı dört yıl boyunca karanlığa sokacak kanlı bir savaşı başlatmış oldular.

 

Burada savaşın gelişim sürecini ve cephelerini anlatmaktan ziyade insanlığa verdiği zararlara bakmakta fayda var.

 

I.Dünya savaşı dört yıl sürdü. Bu savaşta İtilaf devletleri 42 milyon insanı seferber ettiler. Bunlardan 5 milyonu savaşta öldü. Ölenlerin 3 milyonu Fransız ve Rus,2 milyonu da diğer devletlere ait askerlerdi.

 

İttifak devletleri ise 23 milyon kişiyi seferber etti bu savaş için. Bunlardan 4 milyonu cephede öldü. Ölenlerin 3 milyonu Alman ve Avusturyalı,1 milyonu ise Osmanlı askeriydi. Çarpışmalarda 21 milyon insan da yaralandı.

 

Borçlarla birlikte doğrudan savaş harcamaları İtilaf cephesinde 145,4 milyar doları, İttifak cephesinde ise 63 milyar doları buldu. Savaşan ülkelerdeki mal mülk kaybı ise 20 milyar dolar civarındaydı.

 

Bu öyle bir savaştı ki, Dünya daha önce böylesini yaşamamıştı. Silâhaltında dokuz milyon insan ölmüş,21 milyon insan yaralanmıştı. İçlerinden büyük bir bölümü sakat kalmıştı.1914te yaşları 20 ile 32 arasında değişen Fransız askerlerinin yarısı savaşta ölmüştü. Savaşa doğrudan katılmayan yaklaşık 5 milyon kişi de açlık ve hastalıktan öldü.

 

I.Dünya Savaşı’nın insanlığın gördüğü en büyük ve kanlı savaş olduğu düşünülürken 1939 yılında daha kanlı bir savaş patlak verdi. Bu kez sahnede İttifak ve İtilaf devletleri kavramları yoktu. Bunun yerine Mihver ve Müttefik Devletler kavramı vardı. İsimleri değişse de oyuncuları tanıdıktı. Almanya, İtalya, İngiltere, Fransa ve bunlara eklenen yeni oyuncular: A.B.D,Japonya, SSCB ve Çin.

 

İkinci Dünya Savaşı, ilkine göre daha geniş bir coğrafyayı etkiledi. Savaş Avrupa’dan, Afrika’ya, Asya’dan, Amerika’ya tüm kıtaları yaktı kavurdu.

Bu savaşta 35-60 milyon arasında insan kaybı olduğu sanılmaktadır. Yüzlerce milyon insanın da yaralandığı ve sakat kaldığı unutulmamalıdır. Savaşta en büyük kaybı 11 milyon askerini ve 7 milyon sivil insanını kaybeden SSCB verdi. Savaşın en büyük kurbanlarından Polonya’da ise can kaybı 6 milyon kişiydi. Bunların 3,2 milyonu Yahudi’ydi. Almanya 4 milyon, Çin 1,5 milyon; Japonya 1,3 milyon, İngiltere 265 bin, ABD 300 bin, Yugoslavya 1,5 milyon asker ve sivil vatandaşını bu savaşta kaybetti.

 

Japon halkı 1945 yılında atom bombasıyla tanıştı. B-29 uçağına yüklenen ve adına “Küçük Oğlan” denen ölüm bombası, bir liman ve askeri karargâh olan Hiroşima kentine atıldı. Bomba kent merkezinde altı kilometrelik bir alanı dümdüz etti ve ardında 80 bin ölü Japon bıraktı.

 

6 Ağustos’ta Hiroşima’dan sonra başka bir Japon kenti olan Nagasaki’ye bir bomba atıldı. Bu bombanın adı da “Şişman Adam”dı. İlkinden daha kuvvetli bir bombaydı. İlk etapta 74 bin kişi öldü. Şehrin etrafının dağlık olması bombanın etkisini azalttı. Bombalardan kaynaklanan ölümler yıllar sonra da devam etti. Çünkü radyasyon bu halka ölümcül bir miras olarak kalmıştı.

 

Bu savaşla birlikte Hitler ve Naziler tarih sahnesine çıktılar.1 Eylül 1939 deklarasyonuyla Avrupa’da savaşın kıvılcımını yakan Hitler’e göre Slavlar “pire torbası”, “zenciler “yarı maymun” ve Yahudiler de “şeytan”dı. Yahudi milleti Almanları yok etmeden o Yahudileri yok etmeliydi. İktidarı ele geçirdikten sonra bu düşüncesini uygulamaya başladı. Ona göre bu “Yahudi sorununun nihai çözüm süreciydi. Çözüm basitti: Yahudilerin hepsini öldürmek. 

 

Nazilerin iktidara gelir gelmez yaptığı ilk icraat toplama kampları kurmak oldu. Nazizm karşıtları ve Yahudiler bu kamplarda toplanacak ve sistemli bir biçimde yok edileceklerdi.1933 yılının sonuna gelindiğinde toplama kamplarının sayısı elliyi bulmuştu.

 

Toplama kamplarının kontrolü S.S’lere verilmişti. Yönetimini ise “Ölü Başlılar” yapmaktaydı. Ölü Başlılar on iki yıl gönüllü askerlik yapmış, en sert Naziler arasından seçilmişlerdi. Siyah ceketlerinin üzerinde kuru kafa ile ölü kemikleri vardı. Ölü Başlıların ve Dachau kampının ilk komutanı Theodar Eicke, daha sonra bütün toplama kamplarının yönetici olacaktı.

 

Nazilerin Dachau, Mauthausen, Auschwitz, Belsen ve Treblinka kamplarında milyonlarca insan öldürüldü, bir o kadarı da işkenceye maruz kaldı. Sadece Auschwitz kampında 1943 yazına kadar kırk altı günde 250 ila 300 bin arasında Macar Yahudisi öldürüldü. Nürnberg’de hazırlanan bir iddianameye göre ölüm kamplarında 6 milyona yakın Yahudi öldürüldü.

 

Bu kamplar aynı zamanda bir laboratuar gibi de çalışıyordu. Yahudilerin kobay olarak kullanıldıkları sadist deneyler yapılıyordu. Örneğin, insan vücudunun ölmeden önce ne kadar soğuğa dayanabileceği ya da aşırı soğuğa bırakıldıktan sonra daha yaşarken ne ile ısıtılabileceği araştırılıyordu. Bunun için esirler ya buzlu suya atılıyor ya da kışın çırılçıplak kara gömülüyorlardı. Kuzey Okyanusunun buzlu sularına düşecek, ya da Norveç’te kutup kuşağının üzerinde donmuş bir araziye inecek Alman pilotları ve denizcileri için bu deneylerin sonuçları önemliydi.

 

Nazi kamplarında ve gaz odalarında Yahudilerin yanı sıra Nazi karşıtı, devrimci, demokrat, aydın, okumuş, kitapsever kısaca Nazi deliliğine katılmamış binlerce insan ölüme gitti. Avrupa kıtası yarattığı canavarlarına binlerce öz evladını vahşice kurban verdi. 

 

MODERN AVRUPA’DA SOYKIRIM: BOSNA DRAMI

 

1992 yılında Avrupa’nın güneydoğusunda bir savaş patlak verdi. Yugoslavya’yı oluşturan altı kurucu cumhuriyetten biri olan Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmiş ve Yugoslavya’dan ayrılmıştı. Bunu kabullenemeyen Bosnalı Sırplar, Yugoslavya ordusunun da desteğiyle Nisan 1992’de Boşnak ve Hırvatlara yönelik bir saldırı başlattı. Başlangıçta Sırplara karşı birlikte hareket eden Boşnaklar ve Hırvatlar arasında da Şubat 1993’te çatışmalar baş gösterdi. Bölge bir anda ateş çemberine dönüştü.

 

Bu savaşta 200 bin dolayında insan hayatını kaybetti.2 milyon kişi de mülteci durumuna düştü.

 

Uzun süreli bir bekleyişten sonra BM harekete geçti.1994 yılında bölgeye asker gönderdi ve “güvenli alanlar” oluşturmaya başladı.

 

Bu sözde güvenli alanlardan birisi de Srebrenitza kentiydi. Savaştan önce 24 bin civarında olan kentin nüfusu, göçlerle birlikte 60 bin kişiye ulaşmıştı. Srebrenitza güvenlikli bölgenin kontrolü Hollandalı askerlerdeydi. Kentte yaşayan Müslümanların silahları da güvenlik tedbirleri gereği ellerinden alınmış, silahlarını geri alma talepleri Hollandalı komutan tarafından reddedilmişti. Ne de olsa onları koruyan! Bir BM Barış Gücü vardı.

 

Sırp komutan Ratko Mladiç komutasındaki 400 kişilik bir Sırp birliği kenti kuşattı. Sırpların geldiğini duyan ve görevleri bu bölgedeki Boşnakları korumak olan Hollandalı Barış Gücü askerleri çoktan şehri terk etmişti.11 Temmuz 1995 günü Sırp askerler kente girdi. Tanjarz kırsalında esir aldıkları 10 bin Boşnak esirden 8300’ünü acımasızca öldürdüler. Öldürülenler toplu mezarlara gömüldüler. Bu katliam bir hafta modern Avrupa ülkelerinin gözleri önünde gerçekleştirildi.

 

Lahey Adalet Divanı bu katliamı bir “soykırım” olarak tanımladı; ancak Sırbistan’ın bu işten sorumlu tutulamayacağını belirtti. Katliamdan 13 yıl sonra Ratko Miladiç yakalandı ve Avrupa Savaş Suçları mahkemesince ömür boyu hapse mahkûm edildi.

 

Ancak Bosna’da yaşananlar modern Avrupa’nın bir ayıbı ve utancı olarak tarihteki yerini aldı.

 

RUANDA SOYKIRIMI’NDA AVRUPALI PARMAĞI

 

1994 yılında Avrupa’da Bosna dramı yaşanırken; Afrika kıtasının Ortadoğu kesiminde, Ekvator çizgisinin güneyinde yer alan küçük bir ülkede, Ruanda da korkunç bir katliam yaşanıyordu. Ülkeye hakim iki kabile arasında başlayan bir iç savaş dünyanın gündemine oturuyordu. Ülkedeki Bahutular(Hutu),Batusileri katletmeye başlamışlardı. Ülkeden yansıyan kareler çok korkunçtu. Sokaklar satırlarla öldürülmüş binlerce çocuk, kadın ve erkek cesediyle doluydu. Ne olmuştu da,bir ülkenin insanları bu şekilde canavarlaşmıştı.Olayların tarihi geçmişi incelendiğinde temelde yine Avrupalıları görüyoruz.

 

Ülkenin kaderi 1890 yılında Brüksel Konferansı’nda alınan bir kararla değişti. Bu küçük Afrika ülkesi sus payı olarak Almanya’ya verildi. Ancak maden açısından zengin olmayan bu ülke Almanya’nın ilgisini pek çekmedi ve oraya idareci bile göndermediler.

 

1916 yılında Belçikalılar ülkeye geldiler ve uluslar arası hiçbir muhalefetle karşılaşmadıkları için ülkeyi işgal ettiler. Bu 1994 yılında soykırımla neticelenecek bir sürecin başlangıcı oldu.

 

Belçika işgalinin başladığı yıllarda ülkede yaşayan nüfusun %90’ı Hutu,%9’u ise Tutsi’ydi. Belçikalılar çoğunlukta olan Hutular’ı kontrol altında tutmak için Tutsiler’i kullandılar. Onlara çeşitli sınıfsal ayrıcalıklar ve haklar tanıdılar. Tutsileri okuttular. Hutular’ı ise bilinçli bir şekilde cahil bıraktılar. Tutsiler yönetici konumuna gelirken, Hutular ikinci sınıf vatandaş durumuna düştüler. Aynı dil-gelenek ve inançtan gelen bu iki kabile suni bir ırksal ayrımcılıkla birbirlerinden koparıldılar. Böylece iki kabile arasına düşmanlık tohumları atılmış oldu.

 

1950’den sonra Belçika politikalarında değişiklikler yaşanmaya başlandı. Toplum içinde oluşmaya başlayan özgürlükçü akımlarında etkisiyle Hutular üzerindeki baskı kaldırıldı.

 

1959 yılında Tutsiler ile Hutular arasında çatışmalar görülmeye başlandı. Bu çatışmalarda 20 ila 100 bin arasında Tutsi öldürüldü, binlercesi Tanzanya ve Uganda’ya sürüldü.

 

Ülke 1962 yılında bağımsızlığını kazandı ve Ruanda Cumhuriyeti kuruldu. İktidara gelen Hutu milliyetçisi Parmehutu yönetiminin de etkisiyle 1964 ve 1974 yıllarında birçok Tutsi öldürüldü. Devlet kademesinde önemli görevlerde bulunan Tutsiler işlerinden çıkarıldılar. Hutular ve Tutsiler arasındaki bu gerilim yıllar boyunca artarak sürüp gitti.

 

6 Nisan 1994 yılına gelindiğinde ise bu gerilim bir patlamaya ve beraberinde soykırıma yol açtı. Tarihin gördüğü en büyük katliamlarından biri radyo anonslarıyla başladı. O gün Hutu lider Hbariyamana’yı taşıyan uçağın düşürülmesi de Hutular için bir fırsat doğurdu. Hutuların oluşturduğu yarı askeri İnterahamwe üyeleri Çin’den getirttikleri yüz binlerce satır ile katliama başladılar. ABD ve BM askerleri olaylara müdahale etmediler ve ülkeden adeta kaçtılar. Tutsiler kaderlerine terk edildiler.

Tam bir toplumsal cinnet başlamıştı. Hutular ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürüyor, yoruldukları zamanda yakaladıkları kaçmasın diye aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlara devam ediyorlardı.

 

Katliamlar 100 gün sürdü. Bu zamanda 800 bine yakın Tutsi ve ılımlı Hutu öldürüldü.2 milyon Hutu, Tutsilerin intikam almalarından korkarak komşu ülkelere kaçtı. Tüm devlet kurumları çöktü. Afrika’nın bu küçük ülkesi tüm politik ve ekonomik yardımlara rağmen yaşanan soykırımın şokunu atlatamadı.

 

Le Figaro’nun 12 Ocak 1998 tarihi baskısında Fransa Eski Cumhurbaşkanı Francois Mitterrand’ın şu sözleri yayınlandı: “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.”

 

Mitterrand’ın bu sözleri, Avrupa’nın kendinden olmayana nasıl baktığını göstermesi açısından tarihe düşülmüş bir not gibidir.

 

Dünya’nın toprak büyüklüğü bakımından ikinci en küçük kıtası olan Avrupa, tarih boyunca yaptıklarıyla ve şu anki konumuyla hala Dünya siyasetine ve gidişatına yön verir bir pozisyondadır. Bu çalışmadaki maksat Avrupa kıtasını eli kanlı bir milletler topluluğu olarak gösterip, diğer dünya milletlerini temize çıkarmak değildir. Elbette ki birçok milletin geçmişinde bu tür karanlık ve kanlı olaylar vardır. Önemli olan geçmişini unutup, elindeki gücün vermiş olduğu güvenle diğer ülkelere insanlık ve medeniyet dersi vermeye çalışanların, öncelikle kendi geçmişleriyle hesaplaşmaları ve belki de o halkların çocuklarından özür dilemeleri gerekliliğidir. Unutulmamalıdır ki, Lahey Adalet Divanı, İnsan Hakları Mahkemesi binaları Güney Amerika’dan ve Afrika’dan taşınan zenginliklerin üstünde yükselmektedir. 

 

KAYNAKÇA

1.Ana Britannica, Ana Yayıncılık,2004 İstanbul

2.Bu Ülke, Cemil Meriç, İletişim Yayınları,2002,İstanbul

3.Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, Aydın Usta, Yeditepe Yayınevi,2008,İstanbul

4.Devrimler Ansiklopedisi cilt 2,Gelişim Yayınları

5.Gladyatör, Alan Baker, Phoenix Yayınevi,2003,Ankara

6.Haçlılar Çağı, P.M.Holt, Tarih Vakfı Yayınları,2003,İstanbul

7.İnsanın Hikâyesi, James C.Davis, İş Bankası Yayınları,2007,İstanbul

8.İhtilal, Necip Fazıl Kısakürek, B.D Yayınları,1997,İstanbul

9.İhtilallar ve Darbeler, Hakan Yılmaz, Timaş Yayınevi,2000,İstanbul

10.Ortaçağ Avrupa Tarihi,Muammer Gül,Bilge Kültür Sanat,2009,İstanbul

11.Sömürgecilik Tarihi, Raimondo Luraghi, E Yayınevi,2000,İstanbul

12.TDV İslam Ansiklopedisi, cilt 11 

13.Umrandan Uygarlığa, Cemil Meriç, İletişim Yayınevi,2002,İstanbul

14.Wikipedia, ilgili maddeler Ruanda ve Srebrenitza

Ahmet SAKARTEPE ,Değirmen Der.