1915'te Ermenilere Ne Oldu ?

1915'TE ERMENİLERE NE OLDU ?
 
I.Cihan Harbi, insanlık için büyük felâketlere yol açtı. Asırlardır sükûnet içinde yaşayan Osmanlı halkları ise, en büyük acıyı çekti.

Ermeniler, Osmanlılarda millet sistemi içinde mütalaa edilen Ortodoks ve Yahudilerle beraber üç gayrımilletten birisidir. Anadolu’nun yeni hâkimleriyle sağladıkları uyum sebebiyle, “millet-i sâdıka” diye anıldı. Osmanlı kayıtlarına göre 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi (nüfusun % 6,6’sı). 1908 yılında Osmanlı parlamentosunda 14 Ermeni mebus bulunuyordu.

Anadolu İslam Akınlarında Türk Kumandanları

Anadolu İslam Akınlarında Türk Kumandanları[1]

Zafer ŞEN[2]

Hz. Peygamber (S.A.V.) ve dört halife döneminin anlatıldığı tarihi kaynaklara bakıldığı zaman, açık bir şekilde “Türkler bu dönemde İslam devleti hizmetine girmişlerdir” diye bir ifadeye rastlayamadığımız için, kaynakların belirttiği doğrultuda, Türkler, Emevi ve Abbasiler zamanında, İslam devleti hizmetine girmiştir diyebiliriz. En eskiye kadar götürmeye çalışırsak, Emeviler Devleti’nde, Muaviye’nin son dönemlerinde, Türklerin İslam devleti hizmetine girdiklerine dair bilgiler, az da olsa tarihi belgelere yansımıştır ve ancak bu ifade çerçevesinde yol alabilmekteyiz. Türklerin, İslam âlemine girmeleri askeri maksatlı olmuş, Abbasi halifeliğinde Me’mun’un son yıllarına dek, Türkler, büyük bir varlık gösterememişken, bu dönemden sonra askeri anlamda en güçlü unsur olacaklardır.

Türklerle karşılaşmasalar da Arapların, Türkler hakkında bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. Arapların Türkler hakkında bilgi sahibi olduğunu hadisler yoluyla da çıkarabilmekteyiz. Öyle ki; bunlardan en bilinenlerden birisi: “Türkler size dokunmadıkça sakın siz de Türklere dokunmayınız” hadisidir. Araplar, Türklerle olan ilişkilerinde sürekli bu hadisi göz önüne almışlardır. Bu hadis diğer hadislere göre çok daha etkili olmuş ve ilk dönemlerden Abbasilerin en güçlü olduğu dönemlere dek, Arap devlet adamlarının üzerinde büyük tesir bırakmıştır. Diğer taraftan, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Türklerle ile ilgili hadislerden bahsederken: “Türklere karşı bîtaraf, belki dostane bir siyaset takip olunması, onların kıyafet ve simaları hakkında Peygambere nisbet edilen hadisler vardır. Bunlardan bir kısmı, mesela Muaviye tarafından rivayet olunan şekli çok doğru olabilir.” diye bir ifade kullanmaktadır. Prof. Dr. Osman Turan’da aynı fikri benimser ve ayrıca Türklerle ilgili hadislerin sahih veya mevzu olsun hepsini önemser. Meselenin Araplarda oluşturduğu psikolojiyi açığa çıkarır. Prof. Dr. İ.H. Danişmend ise Türklerle ilgili hadislerden bahsederken büyük bir gurur ve heyecan duymaktadır. Bütün bu sahih veya mevzu hadislere bakıldığı zaman, diyebiliriz ki; Araplar, Hz. Peygamber döneminden beri, Türkler hakkında bilgi sahibi olabilirler.Hadisler Arapların Türklerle münasebetlerinde büyük bir öneme sahiptir ve Araplar, Türklerle olan ilişkilerinde, bu hadisi hafızalarından silememişlerdir.

Hz. Peygamber döneminde olmasa da, Hulefâ-i Raşidîn döneminde, Türklerle Araplar arasında, Kafkaslarda çetin mücadeleler yaşanmıştı ve Hz. Ömer döneminde Azerbaycan ve Ermenistan’ın fethini müteakip, Hazar Devleti ile komşu olunmuştu. Türklerle Müslüman Arapların karşılaşmaları hususuna yine akademik camiadan Kemal Göde: “Hz. Ömer’in komutanlarından Numan b. Mukarrin, Sasani hükümdarı III. Yezducerd’i 642 yılında Nihavend’de yenince İslam orduları Horasan’a girerek Herat, Nişabur ve Serahs’ı alıp Merv üzerine yürümüştü. Yenik Sasani hükümdarı da Ceyhun ötesine kaçmış ve Araplara karşı tutunamayarak Batı Göktürk Hakanı Tulu Kağan’dan ve Fergana, Soğd halkından yardım istemiştir. Bu müttefik kuvvetler, Belh’i Müslümanlardan geri aldılar. Ancak, Arap kumandanı, bir harp hilesiyle bu kuvvetleri geri çekilmeye mecbur etti. Böylece, Arap orduları İslamiyet’in doğuşundan sonra ilk defa olarak Türkler ile karşı karşıya gelmiştir.” ifadelerini kullanarak bu karşılaşmayı aktarmaktadır.

 El-Cahiz’den edindiğimiz bilgilere göre, İslam fetihlerinde, fethedilen bölgelerden milis ve muhafız kuvvetleri seçilirken Türklerden seçilenlerde olmaktaydı. Taberî de, bir ifadesinde bu konuda; “Ubeydullah b. Ziyad, 674 senesinde Buhara’yı fethettikten sonra, Basra valiliği sırasında yanında yerli halktan 2000 okçu götürmüştür” demektedir. Burada adı geçen Buhara yerli halkının, Türkler olduğu kanaatindeyiz. Çünkü Buhara, Türklerin memleketleri arasındaydı ve Türklerin meskûn bulunduğu yerlerdendi. Daha sonra Buhara’dan getirilen Türk kitleler, “Buharalılar Caddesi” diye bir bölgede yerleştirildiler.

Abbasilerde, Halife Mansur’un hilafeti zamanında (754–775) Türkler, İslam dünyasına nüfuz etmeye başlamışlar ve Türkler ilk kez bu dönemde devlet hizmetine girmişlerdir. Halife Mehdi’nin hilafetinde (775–785), Türkler harici isyanları bastırmakla vazifelendirildiler. Harun er-Reşid ise (776–833), saray muhafızlığında Türklere itimat etti. Bilhassa, Halife Me’mun (813–833), Türkleri ordu saflarına aldı ve kardeşi Mu’tasım’ı bu hususta uyardı. Mu’tasım dönemiyle beraber, Türklerin nüfuzunu artırmasıyla, Araplar ve Farslar geri planda kalmaya başladılar.

İslam Tarihçilerinden El-Mesudî ve Es-Suyutî’ye göre, halife el-Mansur’un Araplara karşı, gayrı Arap unsurlara (mevâlî) önemli görevler vermesi, mevâlîlerin süratle çoğalarak, Araplara karşı askerî ve idarî işlerde öncelikli hale gelmelerinde etkili olmuştur. Es-Sealibî, el-Mansur döneminde Türklerin Abbasilere hizmet etmesi hususunu:“Türkleri ilk defa (yakın çevresinde) görevlendiren Abbasi halifelerinden el Mansur olmuştur. O, Hammed et-Türkî’yi istihdam etti. Artık bundan sonra bu (diğer halifeler için) bir adet haline geldi. Bütün halifeler diğer ileri gelenler bu iki halifeye uyarak Türkleri yakın çevrelerinde görevlendirmeye devam etmişlerdir.” cümleleriyle ortaya koyar.

Türklerin askeri başarıları Abbasiler de, hemen göze çarpan bir özellik olmuştu. El Cahiz’e ait “Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri” adlı eserde; “Şunu söyleyeyim ki, bende onların çok enteresan ve insanı hayrette bırakacak hallerini gördüm. Ma’mun’un gazvelerinden birinde, onun karargâhı yakınında, sağ tarafta Türk’lerden yüz kişi, sol tarafta başka askerlerden yüz kişi olmak üzere yolun iki tarafına dizilmiş süvariler gördüm. Bunlar öğle vakti olduğu ve sıcak şiddetlendiği halde halen saf bağlamışlar Ma’mun’un gelmesini bekliyorlardı. Biraz sonra Ma’mun geldi. Bu sırada üçü veya dördü hariç bütün Türkler atlarının üzerindeydi. Başka sınıflardan müteşekkil askerler ise üçü veya dördü hariç yere serilmişlerdi.” diye belirtmiştir. El-Cahiz’in bu cümlelerinden, Türklerde eskiden beri var olan askeri disiplinin ne derecede olduğu ve bu yüzden İslam devleti için neden en önemli birlikler olacakları anlaşılmaktadır. Yine el-Cahiz’in adı geçen eserinde anlatıldığı üzere, Humayd b. Abd el-Hamid’in; “Türk, diğer askerlerle yola çıkarsa başkaları 10 mil katetmeden Türk 20 mil kateder, sağındaki ve solundaki askerler geride kalır. Avlanmak için dağların tepelerine tırmanır, vadilerin derinliklerine iner. Bu arada, sürünen, yürüyen, uçan ve konan her şeye ok atar. İnsanlar bir vadiye varıp geçmek için vadinin geçidine veya köprüsüne hücum ettikleri sırada, Türk hayvanını mahmuzlayıp ileri sürer, sonra diğer taraftan bir yıldız gibi doğar.” cümlelerinden, engebeli Anadolu coğrafyasında, Türklerin askeri meziyetlerinden yararlanılmasının gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Türkleri hilafet ordusuna alma gayretleri sonucunda, Me’mun döneminin sonlarına doğru Türklerin ordu içindeki sayıları arttı. Türkler, ilk kez seferlerde kumandan oldular ve halife yanında seferlere iştirak ettiler ve isyanların bastırılmasında görevlendirildiler. Türklerden, Afşin, Eşnas (Aşnas) ve Boğa el-Kebir gibi isimler, halife Me’mun döneminde adlarını duyuran kumandanlardandı. Halife Mu’tasım döneminde Türkler, halifenin esas ordusunu teşkil ediyordu ve Anadolu seferlerinde başta bulunan kumandanlar genellikle Türk beylerinden ve reislerinden idi. Halifenin meşhur Türk komutanları Afşin, İnak, Vasıf, Mengücür, Fergana’lı Ömer ve Semerkand’lı Haris gibi isimler olmuştur. Halife Mütevekkil’in halifeliği döneminde Türkler, bütün Abbasi ordusunun bel kemiği iken, Arap unsurlar etkisiz hale gelmiştir.

Bu komutanlardan Afşin, Babek isyanının bastırılmasında hizmet etmiş ve geleneksel düşman Bizans’a karşı yapılan seferlerde başarılı görevler üstlenmişti. Aşnas, Ammuriye seferinde yararlılık göstermiş ve bu seferde kendisine suikast girişiminde bulunmaya kalkanları cezalandırabilecek kadar güçlenmişti. Ayrıca halife Vasık döneminde Vasık, Aşnas’a sultanlık unvanı dahi vermişti. İnak et-Türkî ise, Mu’tasım ve Vasık döneminin en güvenilir adamlarındandı.

Halife Me’mun’un ölümü sonrasında Mu’tasım döneminin başlaması, Türklerin etkinliğinin artması için bir dönüm noktası gibidir. Çünkü Mu’tasım, halifeliğe Türklerin desteği ile geldiğinden, Araplardan sonra şimdi de İranlıların devlet içindeki etkinliği sönecektir. Bir Türk cariyeden doğan halife Mu’tasım, ülkede oluşan huzursuzlukları önlemek ve dış saldırıları engellemek için Türklerden bir birlik kurdu. Yine bu dönemde, ilerleyen aşamalarda üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde duracağımız, “Samarra” isimli askeri bir şehir kurulacaktır. Askeri bir şekilde dizayn edilen şehirde askerler daha düzenli bir şekilde yerleştirilecek, bu yerleştirmede askerlerin boyları ve akrabaları göz önünde bulundurulacak ve hatta Abbasiler, Türkleri, bu dönemde devlet erkânı arasında saymaya başlayacaklardır.

Abbasiler dönemi Türk askerleri sayısı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Es Suyutî, El-Mesudî, El-Kındî, İbni Tağriberdi açısından bakarsak: “Mu’tasım devrinde (832–841), Divanü’l-Ceyş’e kaydedilen Türklerin sayısı hakkında kaynaklarda çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Es-Suyutî, bu hususlarda ki rivayetinde Türkleri, Divanü’lCeyş’e kaydeden ilk halifenin El-Mu’tasım olduğunu, kendisinin bariz bir şekilde Acem hükümdarlarına yani Türk hakanlarına benzediğini hatta yürürken bile onlar gibi haşmetle yürüdüğünü ve Türk askerlerinin sayısının on bin küsür olduğunu bildirmektedir. El-Mesudî ise bu hususta daha çekingendir. Ona göre Türk askerlerinin sayısı 4000 dir. Onun, El-Mu’tasım’ın ordusundaki Türklerin sayısı hakkında verdiği bu rakamın gerçeği yansıtmadığı da ortadadır. Zira El-Kındî’nin yukarıda da zikrettiğimiz ve İbni Tağriberdi’ninde kaydettiği bir rivayetinde El-Mu’tasım’ın daha halife olmadan önce, Mısır’a geldiğinde çevresinde 4000 Türk’ten oluşan bir muhafız alayı vardı.” Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız’ın “İslamiyet ve Türkler” adlı eserinden incelediğimizde, Mu’tasım döneminde Türklerin, Abbasi ordusundaki sayısı hakkında net rakam olarak El-Kindî, 4000 sayısından bahsederken, İbn Tağriberdi bu sayıyı 8000 veya 18.000 olarak gösterir. İsfahanî, bu rakamı 18.000 verirken Yakut ise 70.000 diye bir sayıyı vermektedir, ancak Mu’tasım döneminde Türklerin ordudaki sayısı hakkında 25 bin civarında bir sayı vermek doğru olacaktır ve bu sayı, o dönem için büyük bir orandır. Türkler sadece askeri anlamda değil, siyasi ve idari işlerde de denilebilir ki; Abbasi askeri oluşumunun ana öğesi haline gelmişti.

İki yüzyıl boyunca Bizans’a karşı gaza yapan Türk başbuğları arasında, adı geçen kumandanlar haricinde daha genel bir ifadeyle; Fazl İbn Kârin, Ferac et-Türkî, Amaçur, Bilgecur (Bilkaçur), Ferganlı Halif, Yazmaz, Tolunuoğlu Ahmed, Ebu Sait et-Türkî, Burduoğlu Rüstem, Mûnis, Kayıoğlu Ahmed, gibi isimler vardı. Bu Türk başbuğları hemen hemen her sene Orta Anadolu bölgesine gaza hareketleri yaparlardı. Bizans üzerine sefere çıkarak hem birkaç şehri zapt ve yağma eder hem de esir ve ganimet elde ederlerdi. Anadolu’da bir veya birkaç kez istila ve tahribe uğrayan yerlere Klodya, Sivas, Komana, Niksar, Şebinkarahisar, Harşene, Zamantı, Amasya, Kayseri, Tuvana, (Ereğli= Herakliya), Konya, İzorya (Anamur civarında Akdeniz kıyısında bir şehir idi), ve Psidya Antakyaları, Larende, Ermenek, Yalvaç, Eskişehir, Bergama, Sart, Ankara, Amuriye, Gıngara (Çankırı), Luluva (Ulukışla) şehirleri ile birçok kasaba ve belde örnek verilebilir.

Mu’tasım’ın oğlu Vasık zamanında Türk komutanların etkinliği daha da artmaya başlamıştır. Hatta halife onlardan Eşnas’a saltanat sembolü diyebileceğimiz taşlarla bezenmiş bir taç giydirmek zorunda kaldı. İktidarın yeni ismi Türkler olurken, halife Emir ül-Mümînin unvanıyla varlığını sürdürdü. Böylece halife sadece manevi bir iktidara sahip olmakla yetindi. Zamanla halifeler Türklerin bu durumundan rahatsız olarak, Türkleri saf dışı bırakmak için girişimlerde bulunacaklardır. Bazı Türk kumandanlar öldürülmeye, bazıları ise hapse atılmaya çalışılmıştır. Bu girişimlerin kimisi başarıya ulaşırken kimisi sonuçsuz kalacaktır

 

 

BİBLİYOGRAFYA

Hakkı Dursun Yıldız, İslamiyet ve Türkler, Çağrı Yayınları, İstanbul 1980

Sevim, Ali, Ünlü Selçuklu Komutanları Afşin, Atsız, Artuk ve Aksungur, TTK yay. Ankara 1990

Ahmet Ağırakça, Abbasi Devletinde Türk Kumandanlar ,Akdem Yay.,İstanbul

Zekeriya Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, İkinci Baskı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988

Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1988

Adem Apak, “Emeviler Dönemi Türk-Arap İlişkileri ve Türklerin İslamlaşma Sürecinin Başlangıcı”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 4, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002

Kemal Göde, Türk-İslam Kültür ve Medeniyeti Tarihi, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri 1992

Ebu Osman Amr b. Bahr el-Cahiz, “Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri”, (Çeviren, Ramazan Şeşen), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara ,1967

Mahmut Karapınar, “Abbasiler Döneminde Türklerin Siyasi Faaliyetleri”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 4, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları 2002

Kitapçı, Zekeriya, Orta Doğu’da Türk Askeri Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul 1987

Sümer, Faruk. “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?”, Belleten Dergisi, Cilt XXIV, Sayı 93, Ocak 1960

Nahide Bozkurt, Abbasiler, İsam yay., İstanbul ,2017

Emeviler  ,İsmail Yiğit ,TDV İslam Ansiklopedisi ,1995

Abbasiler ,Hakkı Dursun Yıldız , TDV İslam Ansiklopedisi ,1988

Afşin ,Hakkı Dursun Yıldız , TDV İslam Ansiklopedisi, 1988

 

 

 



[1] 02.03.2017 ,İstanbul

[2] Tarihçi, Yazar  www.zafersen.com editörü

Anadolu

ANADOLU

Ben Anadoluyum... 
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç... 

Şükrederek, kalktığım sofralarımda 
Ya soğan ekmek olur, yahut bulamaç. 

Hastalarım ölüm yataklarında 
Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç. 

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum, 
Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç... 

Devlet denince hep vergi geldi aklıma 
Jandarma deyince kırbaç... 

En gümrah ırmaklarım boşuna akıp gitti 
Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç. 

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında 
Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç... 

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara 
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç... 

Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ 
Alın terine muhtaç... 

Ben Anadoluyum, acılı, mahzun; 
Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç...

 


Yavuz Bülent BAKİLER

Anadolu Şiiri

ANADOLU

Ben Anadoluyum... 
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç... 

Şükrederek, kalktığım sofralarımda 
Ya soğan ekmek olur, yahut bulamaç. 

Hastalarım ölüm yataklarında 
Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç. 

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum, 
Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç... 

Devlet denince hep vergi geldi aklıma 
Jandarma deyince kırbaç... 

En gümrah ırmaklarım boşuna akıp gitti 
Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç. 

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında 
Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç... 

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara 
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç... 

Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ 
Alın terine muhtaç... 

Ben Anadoluyum, acılı, mahzun; 
Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç...

 


Yavuz Bülent BAKİLER