Hun Tarihi

HUNLAR

Hunlar Türklerin ataları olarak kabul edilir. Böyle olmakla birlikte; Hunlar aslında Türk kitlelerinin bir bölümünü meydana getiriyordu. Türklerin kadim coğrafyalarını tetkik edecek olursak Hazar Denizinden Aral gölüne kadar olan coğrafyayı Türkistan olarak tanımlayabiliriz. Kuzeyde sık ormanlıklarla güneydeki Çöl kuşağının arasında kalan bu bölge aslında topyekün bir Saka coğrafyasıdır. Hazarın Kuzeyinden batıya doğru göçlerle Kuzey Karadeniz’de Kuman/Kıpçak varlığıyla karşılaşırız. Ancak Hazar Denizi bu coğrafyanın bir sınırı gibidir. Benzeri bir sınır da doğudadır ki; Altay Dağları İç Asya ile Hun coğrafyasını birbirinden önemli ölçüde ayırır. Tarih öncesi çağlarda yayılım gösteren Sakalar Altay Dağlarının ardındaki bu bereketli coğrafyada varlıklarını devam ettirebilme ve güçlenebilme imkanı bulmuşlardır. Böylelikle yaşadıkları diğer coğrafyalarda olduğundan çok daha güçlü ve kalıcı bir devlet kurarak Türk Tarihinin beşik taşı durumuna gelmişlerdir. 

Hun Toplumu, bir galat-ı meşhur olarak müstakil bir Bozkır/Çoban toplumu olarak anılır. Genel olarak Türkistan’da bulunan hatta Hazar’ı aşıp Karadeniz’e ulaşan Türkler için bu tanım genel hatlarıyla kabul edilebilir. Ancak Hun Toplumu söz konusu olduğunda pek yeterli bir tanım olduğunu söyleyemeyiz. Zira Bozkır hayatı küçük kitlelerin ayrı ayrı yaşayabilecekleri, temel ihtiyaçlarını karşılayıp varlıklarını devam ettirebilecekleri bir yaşam modeli olmakla birlikte Büyük Orduların kurulup tahkim edilmesine, geniş coğrafyalara hükmedecek bir devletin inşa edilmesine imkan tanımayacaktır. Örneğin 100 Bin kişilik bir ordunun olağan bir mücadelede ihtiyaç duyacağı yay/ok ihtiyacı milyonlarla ifade edilir. Ancak orta-yüksek rakımlarda bulunan bozkırlarda bu tür kompozit odun mamülünün temini imkansızdır. Aynı şekilde çok sayıda asker ya da insanın bir arada bulunması gereken bir başkentte tüketim ihtiyacı bozkır modelli hayvancılıkla karşılanamayacaktır. Büyük orduların tahkim ve ikmal gereksinimleri için ham madde, beslenme ve barınma gibi pek çok ihtiyacı söz konusudur. 

Hun coğrafyası tüm bu ihtiyaçları fazlasıyla karşılayabilecek bir coğrafyadır. Kuzeyindeki Sibirya ormanları hayvancılık için elverişli değildir. Burada bulunan kitleler bir Orman toplumu meydana getirmiştir. Güneyde ise yerleşik köy hayatına geçmiş, sonraları Uygurlar olarak karşımıza çıkacak olan mukim kitleler köy/kent hayatına adapte olmuşlardır. Hun coğrafyasının orta hattı ise bereketli su kaynakları ve ovalarla bozkır hayatına uyumludur. Elbette Hunlar önemli ölçüde Bozkır/Çoban kültürüne sahip bir toplumdur, ancak güneyde yerleşik Dokuz Oğuzlar (Uygurlar), kuzeyde avcılık ve orman kültürüne tabi olan Sibirya Türkleri Hun toplumunun önemli unsurlarıdırlar. Özetleyecek olursak; Hun toplumu mümkün olduğunda Uygurlar gibi yerleşik hayata geçmişler, gerektiğinde geyik sürüleri besleyip odun işçiliğinde ustalaşmış ve orman kültürüne adapte olmuşlar, gece/gündüz arası sıcaklık farkının çok yüksek olduğu ve dört mevsim yaşama imkanı bulunmayan bozkır coğrafyalarda ise konar/göçer çoban kültürünü geliştirmişlerdir.

Diğer taraftan Hunlar merkezi bir toplum değil müstakil boylar altında idare edilen ve boyların birliğinden meydana gelen güçle ayakta duran, büyüyen ve varlığını devlet otoritesi altında devam ettiren bir sosyo-politik atmosfere sahipti. Kendi içinde bağımsız olan ve toplum içerisindeki akrabalık bağları ile aidiyet bağı güçlü kitleler, aynı kültürü paylaşan diğer boylarla barış içerisinde yaşamak için bir tür konfederasyona tabi oluyorlar, buna da İL(Barış) diyorlardı. Kut sahibi beyin uygulayacağı töreye güvenen bu beyler İL Birliğine dahil oluyorlar, ancak yaşadıkları coğrafyada doğrudan kendileri hükmediyorlardı. Bu siyasi teamül Türk boylarını bir araya getirirken Türk olmayan kimi boyları da Türkleştirmiştir. 

Hunların Genetik Kökeni

Genel hatlarıyla tanımladığımız Hun coğrafyasının müstakil bir Türk/Hun coğrafyası olduğunu söyleyemeyiz. Mete Han’ın Hun Devletini ihya etmesinden önce Hunların beyi olan Teoman, oğlu Mete’yi düşman bir kavim olan Yüeci’lere rehin bırakmak zorunda kalmıştı. Buradan anlıyoruz ki; söz konusu coğrafyada Hunlar, Yüecilerden daha güçlü, ya da daha kalabalık bir toplum değillerdi. En azından Hunları dışında kalabalık ve güçlü bir kavim söz konusu edilir. Aynı şekilde Tunguzların da kalabalık, güçlü ve Hun hakimiyetine etki eden bir güç olduğunu biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki; Hun coğrafyası Hunlar, Yüeciler ve Tunguzların yaşadıkları, en azından önemli birer etnik unsur durumunda oldukları bir demografik dokuya sahiptir. 


Yüeciler, bugün tespit edebildiğimiz kadarıyla Tohoristanlılar ya da daha spesifik bir tanım olarak Soğdlulardır. Yüeciler, Çin kayıtlarında tıpkı Hunlarda olduğu gibi MÖ. 3. yüzyıldan önce de varlıkları bilinen topluluklardan biriydi. Tıpkı soğdlu tüccarlar gibi ticaret ehli, müreffeh ve kalabalık bir kitle olduklarını biliyoruz. Yaşadıkları coğrafya ise bugünün Doğu Türkristan / Uygur Özerk Bölgesi dolaylarıdır. Hunların Yüecileri mağlup edip batıya doğru sürüklemesiyle Kansu/Sincan coğrafyası Dokuz Oğuzlar/Uygurlar tarafından iskan edilmiş olsa gerek. İlerleyen yüzyıllarda Göktürk, Eftalit, Karahanlı, vb. Dönemlerde bölgede yaşayan diğer soğdlu kitlelerde Türkleşecektir. Hun döneminde mağlup edilen Yüecilerden bir kısmı kuşkusuz Türkleşmiş, topraklarına yerleşen Uygurlar ile akrabalıklar geliştirmişlerdir. Uygurların bugün bile halen Soğd alfabesi kullanmaları bu tarihi vakaya dayanmaktadır. 

Hunların güney-batı komşuları Yüeciler dışında doğuda (Kingan dağlarının ardı) Tunguzlar bulunuyordu. Mete’nin Dong-hu olarak anılan Japon Denizi’ne kadar olan bölgeyi hakimiyeti altına almasıyla bu kitleler güneye doğru inerek Çin topraklarına doğru yaklaşmıştır. Kalanlar ise kuşkusuz Hunlar tarafından boylar birliğine dahil edilmiş, bu zaman içerisinde Türkleştirilmiştir. Aslında Mete, Yüecilerden önce Tunguzları itaat altına almışlardı. Zira Tunguzlar Yüeciler kadar güçlü değillerdi. Oysa Çinde kurulan Qing hanedanlığı Tunguz kitlelerinden olan Mançular tarafından tarih sahnesine çıkartılmıştır. Aynı şekilde Şibeler, Evenkler, Negidaller, Nanailer, Oroçlar birer Tunguz kitleleridir ki; her biri bugün bile Çin’in demografik yapısı içerisindeki varlıklarını devam ettirebilmektedirler. Daha zayıf ve muhtemelen daha az sayıdaki Tunguzların tarih sahnesinden silinmemiş ancak Yüecilerin (Soğdlar) bugün varlıklarının söz konusu olmamaları daha kalabalık, daha güçlü olan Yüecilerin Türk etnogenetiğinin içerisinde yer aldığını, bir anlamda asimile olarak Türkleştiğini söyleyebiliriz. 

Hunlar ve Moğollar arasındaki bağ da somut ve nettir. Çin kaynaklarında belirtildiği üzere Motu (Mete) önce Donghu’lara hücum etmiş, itaat altına alındıktan sonra Donghu’lar Hunlara katılmışlardır. Çin Hui Yao’da nakledilen bu bilgide Donghu’ların Hun olmadığı ve sonradan Hunlara biat ettikleri görülür. Çin kaynaklarında Donghular Moğollar, Şuşenler ise Tunguzlar olarak geçer. Anlaşılacağı üzere önce kuzeyde Moğollar, ardından doğuda Tunguzlar, güney batıda Yüeçiler mağlup edilmiş, itaat altına alınmış ve Hun konfederasyonuna bağlanan bu kitleler Hun etnisitesinin içerisinde yer bulmuştur. 

Bu noktadan sonra genetik biliminden istifade etmek gerekir. Eupedia verileri dikkati alındığında Moğolların müstakil bir genetik sınıflandırmaya tabi olduğunu söyleyebiliriz; C (Ydna). Yine Eupedia verilerine göre bugünün Kazakistan Türklerinde %36’ya varan C Haplogrubu etkisi Türkler ile Moğollar arasındaki genetik etkileşimin sonucudur. Bu etkileşimin bir yansıması olarak da Moğolistanlılar içerisinde görünen %12’lik oranı karşılıklı bir genetik etkileşimin söz konusu olduğunu ortaya koyar. 

Moğolların ana yurdu olarak bugünkü Moğolistan’ın kuzeyide bulunan Rusya Federasyonuna bağlı Buryat Özerk Bölgesi’ni dikkate alabiliriz. Zira bu bölgede C haplogrubu oranı %63 ile Moğolistan’ın üzerindedir. Öyle anlaşılıyor ki Moğollar, Hun döneminde bugünkü Moğolistan’ın daha kuzeyinde daha küçük ve izole bir halk olarak bulunmuşlar, Kuzeyli Orman Türkleri (Sibirya Türkleri) ile etkileşime girmişlerdir. Devam eden yüzyıllarda Hun Devletinin yıkılması ve batıya doğru göçlerin ortaya çıkmasıyla kadim Hun coğrafyası güneye inen Moğollar tarafından iskan edilmiş, göç etmeyen bir kısım Hun kitleleri Moğollaşmış, Cengiz Han döneminde batıya ilerleyen Moğol kökenli Hıtaylar ise Türkleşerek bugünkü Kazakistanın etnik bütünlüğü içerisinde yer etmişlerdir. 

Sanıldığının aksine Moğollar Türkler ile ortak ve eşit oranda bir nüfus ya da siyasi güce sahip değillerdi. Türklerle Moğolların bu denli özdeşleştirilmesinin sebebi kuşkusuz zamanla Türkleşmiş olan Cengiz Han’ın tarihe kazınmış hakimiyet dönemidir. Ancak bilinmelidir ki; Moğol kitlelerin içerisindeki Türk kitlelerinin varlığı Moğollardan sayıca fazladır. 12. yüzyıldan itibaren İslam potasına giren ve nihayet Karahanlılar Devletinin de müslüman kimliğe bürünmesiyle kadim Hun coğrafyasında bulunan ve İslamı henüz tanımamış Türklerin İç Asyalı Türklerle aralarında kimlik farkı oluşturması kaçınılmazdır. 

Türk-Moğol münasebetini tetkik edecek olursak; Moğollar Türkler ile kurdukları ilişki münasebetiyle tarih sahnesine çıkabilmiş, Türkler tarafından asimile edilmiş pek çok toplumdan sadece biridir. Çok iyi biliyoruz ki; Moğollar Cengiz Han ile bir devlet kurmuş olmasalardı Moğollar da Tunguzlar, Yüeçiler gibi Asya tarihinin ara başlıkları olarak anılacaklardı. 

Türklerin genetik kökenlerine ait genel bir çerçeve çizecek olursak; R-J-Q-C unsurlarının öne çıktığını görürüz. Prehistorik dönem Asya coğrafyasında ortaya çıkan Brakisefal Beyaz Irk’ın varlığını MÖ 12 Binlere dayandırabiliyoruz. Beyaz ırkın kuzey insanları olduğundan eminiz. MÖ 10 Bin itibariyle etkisini kaybeden buzul çağı Hazar Denizinden Altay Dağlarına uzanan bölgeyi tundraya çevirmiş, zaman içerisinde su kaynaklarından yoksun hale gelerek çölleşmesine yol açmıştır. MÖ 10 Bin itibariyle yaşam alanları kuzeye doğru yer değiştirmiştir. Yaşanabilir hale gelen bu yeni coğrafya beyaz ırkın diğer güneyli ırklarla kaynaşmasını sağlayan tarihsel bir evre karşımıza çıkartır. Kuzey Asya’da ortaya çıkan Andronovo-Afanasyevo kültürleri beyaz ırkın ortaya çıkarttığı en kadim kültürler olmuştur. Bu kültür mensupları güneye, doğuya ve batıya göçlerle pek çok milletin demografik yapısını şekillendirir. 

MÖ 9000’lerde Hazar’ın doğusundan güneye doğru inerek Anav kültürünü meydana getiren kitleler daha sonra Sümerler, Hint-Avrupalılar, Luviler ve bunun gibi halkları meydana getirmiştir. Bu kitleleri yazılı kaynakların çeşitliliği münasebetiyle tarih serüveni içerisinde takip edebiliyoruz. Ancak ortaya çıktıkları sahada kalan ve doğuya doğru yayılım gösteren kitlelerin varlığını ancak arkalarında bıraktıkları kalıntıları izleyerek takip edebiliyoruz. İşte bu kitleler sık sık karşımıza çıkan Sakalardır. Bu savaşçı çoban kültürü toplumu MÖ 3 Binlerde atı evcilleştirerek çok geniş sahalara çok hızlı hareket edebilme kabiliyetini elde etmişler, kimi zaman Karadeniz’in kuzeyinde kimi zaman Hazar kimi zaman Taklamakan çölünde karşımıza çıkmışlardır. Bu kitle kahir ekseriyetle R haplogrubu insanlarından oluşur ve Türklerin ataları olduğu su götürmez bir gerçektir. Mezopotamya’ya inerek Zagros dağlarına ulaşanlar Elamlılar, Karadeniz’in kuzeyine yerleşenler önce Kumanlar ardından İskitler olarak anılmış, Büyük İskender’in doğu seferinin son hattı olan Taklamakan çölünde ise Çöl Sakaları olarak anılan başında kadın hükümdar olan bir kitleyle mücadeleye giriştiği nakledilmiştir. Görüleceği üzere Hunlar, Altay dağlarını aşıp Altay-Kingan dağları arasındaki kuzeyi orman güneyi çöl, doğu ve batısı dağlarla korunan sulak, bereketli, tabi kaynakları zengin bir coğrafyada asli unsur haline gelmiştir. 

Çin kaynakları Hunları burada ki varlığının MÖ 2500’lü yıllara kadar dayandığını ortaya koyar. Antik Çin efsaneleri bu kitleleri RongŞianyun ve Hunyu olarak anarlar ve MÖ 3. yüzyıl itibariyle en büyük rakipleri olan Hunların ataları olduğunu teyit ederler. Çin kaynaklarındaki Hun varlığı devam eder tarihi periyotlarda da teyit edilir. MÖ 1600’lerden itibaren Çin efsanelerinde Guifang olarak anılan bu kitle MÖ 1000-250 arası yine Şianyun olarak ifade edilir. Çin tarih yazıcılığının yıllıklara ve disiplinli kayıtlara dönüştüğü MÖ 3. yüzyıl itibariyle bu tanımlar derlenir ve Şiongnu ifadesinde karar kılınır. Çin kaynakları, tereddüde mahal bırakmayacak şekilde bu kitlelerin birbirinin devamı olduğunu ve halef-selef ilişkisini teyit eder. Özetleyecek olursak Hunların Altay-Kingan dağları arasındaki varlığı en az MÖ 3 Binyıla dayanır. 

Söz konusu coğrafyada Doğu Sakaları olarak tanımlayacağımız Hunların doğusunda, Kingan dağlarının ardında yaşayan Tunguzlarla ilişkisi vardır. Motu döneminde (Mete) Tunguzların mağlup edilmesiyle bu kitlelerin bir kısmı güneye inerek Çin topraklarına göç etmeleri yine Çin kaynaklarında belirtiliyor. Ancak bir kısmının Hunlara tabi olmaları ve zaman içerisinde asimile olmaları kaçınılmazdır. Aynı şeklide güneybatı komşuları olan Yüeçilerin (Tohorlar/Soğdaklar) itaat altına alınarak yine kısmen asimile edilmişlerdir. MÖ 3 Yüzyıl itibariyle devam eden birkaç yüzyılda Hunlar tarafından asimile edilmiş iki önemli kitle ile karşılaşırız. Yüecilerin çekildikleri coğrafya Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) tarafından iskan edilmiş, Hunların yıkılışı sonrasında Uygurlar da güçlenmişlerdir. 

Soğdakların J2 haplogrubuna sahip olduklarını, Amerindlerin halefi olan Tunguzların Q haplogrubuna sahip olduklarını veri olarak önümüze koymamız gerekir. Öyle anlaşılıyor ki Hun döneminde Q ve J2 haplogrubu Sakaların sahip olduğu haplogrubu ile kaynaşmış ve çoğalmıştır. Bu erken etnik kaynaşmalar Hunların Ötüken’den ayrılıp İç Asya’ya göç etmek zorunda kalmaları ve Buryatlardan güneye inen Moğolların bu coğrafyada Türk kültürünün varisi haline gelmeleri neticesinde bünyesindeki Türklerle birlikte güçlenerek Cengiz İmparatorluğu ile asyanın geneline yayılmaları ayrı bir genetik kaynaşmaya yol açacaktır. 

Bu veriler ışığında görmekteyiz ki; Uygurlar’da R-J2 yoğunluğu Hun dönemindeki Yüecilerin mağlup edilmesiyle ortaya çıkmış, Kazakistan Türklerinde görülen R-C yoğunluğu Moğol istilalarıyla söz konusu olmuş, Göktürk-Karahanlı-Selçuklu dönemlerinde İç Asya’da ki Soğdakların spotan oluşan Türk etnositi ile Türkleşmişlerdir. Hemen her Türk Devletinde eser miktarda da olsa bulunan Q Haplogrubu Türkleşen Tunguzlardan bakiye kalmıştır.

Hun Adının Anlamı

Hun adının anlam karşılığını ile ilgili ortaya konmuş genel iki kanı mevcut; bu kanaatlerden biri HU ifadesinin Çince’de İnsan anlamına tekabül ettiği, dolayısıyla Hun isminin Çince menşeli olduğu, Hunların da kendi dillerinde olmayan bu ifadeyi benimsediği yönünde. Diğer kanaate göre ise Türkçe’de ki Kün ifadesinin telaffuz farklılığından ortaya çıkmış sıfattan isme dönüşmüş olduğu yönünde. 

Açıkçası her iki kanaatte tatmin edici değil ve oldukça yüzeysel. Hatta Çin kaynaklarının yeterince tetkik edilmeden ortaya konduğu da açık. Bu noktada kaynakları yeniden tetkik etmek, daha derinlikli bir görüş ortaya koymak gerekiyor. 

Çin kaynakları Hunları farklı tarihsel dönemlerde farklı isim/unvanlarla anmışlardır. Çin’in ilk hanedan tarihi kayıtları olan Şi-Ji ve Han-Şu’da takip ettiğimizde MÖ 2500-1600 arası Dağ Rongları, Şianyun, Şunyu, Hunyu, MÖ 1600-1000 arası Guifang, MÖ 1000-250 arası Şianyun, MÖ 3. yüzyıldan itibaren Şiongnu olarak anıldıklarını görüyoruz. Ayrıca yine Çin kaynaklarında Baideng Savaşında Mete Han’ın karısının kendisine ya da Hunlara Şanyü ifadesiyle hitap ettiği naklediliyor. Burada kullanılan -Nu, -Yu ve -Yun ekleri isimden isim türetme ekidir. Bu noktada üzerinde durmamız gereken kelimeler Rong, Guifang, Şun, Şian, Şiong ve Hun.

Pek çok kaynakta Hunlar pinyin romanizasyonuyla Xiöngnü, Wade-Giles romanizasyonuyla Hsiung-nu olarak nakledilir. Burada X ve Hs ifadeleri zorlama bir okumayla H olarak Türkçeye çevriliyor. Bkz; pinyin ile kaydedilen Xia hanedanlığının ismi Şia olarak okunur. 

Önce Çince üzerinden bir çözümlemeye gidelim. Farklı ifadelerde gördüğümüz -yü -yun -nü ekleri birer edattır. -yü/yu ekini Türkçe’de ki -iye/-çe, İngilizce’deki -ish eki gibi telaffuz edebiliriz (Turk-ish, Türk-iye, Türk-çe). Bkz; Han-yü (Çince). -nu/-nü edatı ise göçebe, atlı savaşçılar anlamına geliyor. Böylelikle Hun-yu (Hun milleti), Hun-nu (Hun göçebeleri) halini alıyor. 

Edatları kaldırdığımızda elimizde Rong, Guifang, Şun, Şian, Şiong, Şan ifadeleri kalıyor. Rong ifadesi kaynakta Dağ Rongları olarak geçiyor. Burada Rong ifadesi hal eki haline gelip Dağdakiler gibi genel bir anlama tekabül ediyor. Guifang ise Gui (Şeytan) Fang (Diyarı) gibi edebi bir anlatım olarak kullanılmış. Geriye kalan Şun-Şian-Şiong-Şan ifadeleri ise -3. yy’da tarih yazıcılığının disipline edilmesiyle derlenerek Xiöng (Şong) şeklinde disipline edilmiş. Buradan hareketle tüm diğer ifadelerin müstakil birer anlamı olmadığını anlayabiliyoruz. 

Çince’nin yapısı sayesinde bir kelimenin Çince kökenli olup olmadığını kolayca yorumlayabiliyoruz. Çin dil bilimi her yeni kelime için yeni yazım sembolleri üretilerek zenginleşir. Yazımda kullanılan her sembol aslında bir kelimedir. Bu sembol Çince’deki diğer sembollerin birleşimiyle yeni bir hal alır ve adeta her kelimenin bir resmi çizilir. Kelimenin sembolünde çok sayıda farklı sembol varsa bu kelimenin sonradan Çince’ye dahil edildiğini anlayabiliriz. Dahası, bilmediğimiz bir kelime bile olsa anlamını yorumlayabiliriz.



Bu sembolde kullanılan 4 iç sembol ise şöyle;
İman Tahtası (Thorax
) | Erkek Göğsü (Chest) | Kadın Göğsü (Breast) | Bağırış (Clamor)

Çok açık ki; Çince’de bir anlam karşılığı olmayan “ŞİN” ifadesi, kadınlı erkekli savaşçı bir toplumu anlatan sembollerle oluşturulmuş yeni bir sembol kelime ile Çin yazım standartlarında yerini almış. Öyleyse bu ŞİN kelimesinin karşılığını Hun Türkçesinde aramalıyız. 


Temel başvuru kaynağımız en eski Türkçe sözlüğü kaleme almış olan Kaşgarlı Mahmud. Divanü Lügat’it Türk’te Ş?N ifadesi kolayca tespit edilebiliyor. Bkz; Şİ: Hakanın selamlandığı nida, ŞİN: Taht, ŞU: Emir kipi, ŞÜK: Susturma edatı, ŞÜT: Asil soy olarak nakledilir. Çok açık şekilde anlayabiliyoruz ki; ŞI/ŞU/ŞÜ kökü hakimiyet ve aidiyet ifadelerini karşılar. Tıpkı TÜR-ÜK ifadesinin TÜR-E’ye bağlı olanlar şeklinde önce isimden sıfata sonra sıfattan isime dönüşmesi gibi ŞİN-YU ifadesi de bir aidiyet ve hakimiyet bağını ifade eder. 

Hunların hükümdarlık makamına ŞİN dediklerini DLT’den anlıyoruz. Çin kaynaklarının Baideng savaşında Mete’nin karısı ile olan konuşmasını naklederken kendisine Şanyu olarak hitap ettiğini nakletmesi bu veriyi teyit eder niteliktedir. ŞİN-YU eki ile Devletli, Selçuklu, Timurlu, Karahanlı gibi Türkçe’de kolaylıkla örneklendirebileceğimiz bir anlam bütünlüğü ortaya koyar.

Özetleyecek olursak; Çin kaynakları Hun Türkçesi olan Şin özel ismi Hunlara atfedilen sembollerle Çince haline getirilmişler, Hunları ŞİN-YU (Şinliler) olarak kaydetmişlerdir. 

Peki HUN kelimesinin kökeni nedir? ŞIN kelimesinin evrilmesiyle mi ortaya çıkmıştır? Elbette hayır. Zorlama yorumlar ve peşin hükümlerle HUN ve ŞİN ifadelerini eşleştirmeye çalışılmış ancak etimolojik, filolojik ya da tarihsel bir veri ortaya konamamıştır. Detaylı olarak inceleyeceğimiz üzere ŞIN ve HUN iki ayrı Türkçe kelimedir. 

Hun adının kaydedildiği diğer kaynaklara bakarak yorumlayalım. Hunlar Soğd, Hint, Fars, Arap, Süryani, Ermeni, Grek, Latin ve Bizans kaynaklarında da doğrudan isimleriyle anılmıştır. İlginç şekilde kaynakların tümü birbirine çok yakın fonetiği kullanmışlardır. Bkz; Hun-Huna-Huni-Hyaona-Hyon. Tüm telaffuzların transkripti HUN sesini veriyor, hiçbirinde Ş sesine ya da izine rastlamıyoruz. Çok açık ki; HUN kelimesi H sesisyle söyleniyor, duyuluyor ve yazılıyor. 

Hun kelimesinin Türkçe’de en yakın ses karşılığı KÜN. Yukarıda değindiğimiz HUN ifadesinin kelime kökenine dair yorumlarda geçen KÜN eşleştirmesi bu yönüyle doğru. Ancak HUN/KÜN ifadesinin Çince’ye geçmiş olduğu fikri vahim bir hata. Çin kaynakları Türkçe olan ŞIN ifadesini Çinceleştirirken ŞİONG halini almış, diğer taraftan Hun Türkleri kendilerine hem HUN hem ŞIN demişlerdir. Tıpkı TÜRÜK ve OĞUZ gibi unvanları birlikte kullandıkları gibi. 

KÜN kelimesinin HUN halini alması da şaşırtıcı değil. Günümüzde kullandığımız Türkçe, geçmişte kullandığımız Türkçe’de ki bazı seslerden mahrum durumdadır. Bu seslerden ikisi NG (Geniz N’si) ve KH (Gırtlak H’si). NG sesini günümüz Konya ağzında, KH sesini ise Kıpçak etkisiyle Karadeniz ağzında görebiliriz. Divanü Lügat’it Türk’te KÜN kelimesinin ince kef (
) ile yazılması bizi şaşırtmamalı. Arapça’da bulunan KHA (خ) sesi sonuna Ü koymak mümkün olmuyor. Bu nedenle ince ünsüz olarak Kef ile yazılmış ancak kelimenin bizzat Hunlar tarafından okunuşu KHÜN olmalıdır.

KHÜN ifadesinin anlamını tetkik ettiğimizde şaşırtıcı şekilde TÜRK ve OĞUZ ifadeleriyle aynı tasavvuru yansıttığını görürüz. TÜRÜK ifadesi Göktürk Döneminde ortaya çıkan Türeyiş destanına atıfla Türemiş, Türdeş anlamına tekabül eder. Aynı Tür’den olan, Tür’ü bir, birlikte Tür’eyen gibi muhtelif tasavvurları ifade eder. OĞUZ kavramında ise OĞ kelimesi kadim soy bağını temsil ederek doğan çocuğa OĞ-ul, yakın akrabalara OĞ-uş, aynı akrabalık bağını geliştirdiği topluma OĞ-uz ifadesini kullanır. Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi KHÜN de genel anlamı ile halk ve unsuru olduğu milleti ifade eder. Bu soyut ifade Güneş ve Gündüz kelimelerinin de anlam kökü olmuştur. Eski Türklerde göğün kutsiyetini ve güneşin saygı ve ibadet unsuru olduğunu biliyoruz. Gumilev, Hunların din ve dünya tasavvurunu naklederken; güneş doğarken doğuya dönerek saygı gösterdiklerini nakleder. Bu yönüyle halk anlamına gelen KHÜN, halka eşlik eden anlamında KHÜN-eş kavramlarını türetmişlerdir. Hunların büyük saygı gösterdikleri muazzam ışık ve yaşam kaynağı olan bu göksel varlığı halkının eşi addetmeleri, bir yönüyle de kendilerini güneşin halkı addetmelerinden ileri geliyor olsa gerek. 

Tüm bu verilerin ışığında Göktürk dönemi itibariyle Türk ve Oğuz ifadeleri birlikte kullanılmış, Göktürk öncesi dönemde de kendilerini aynı anlam ve tasavvur karşılığıyla KHÜN ve ŞIN olarak ifade etmişlerdir. Tıpkı Hun öncesi dönemlerde Sakh (Saka) ve Khum (Kuman) kavramlarıyla ifade ettikleri gibi. Aslında bu tasavvuru günümüzde de kullanmaktayız. KHÜN, Türük, Oğuz kavramlarına paralel olarak aynı anlam ve tasavvuru yansıtan ULUS kavramı kullanmaktayız.

Hun Coğrafyası

Hun Devletinin bulunduğu coğrafi sahayı bugünün Moğolistan toprakları olarak kabul edebiliriz. Bilindiği üzere Türklerin Ata yurdu olarak görülen Ötüken, Göktürk, Uygur ve Moğol Devletlerinin olduğu gibi Hun Devletinin de devlet merkezidir. 

Hun Devletinin merkezi sınırlarını çizecek olursak doğuda Mançurya’nın Kingan Dağlarından batıda Altay Dağları arasında kalan, kuzeyinde Sibirya Ormanları, güneyinde Gobi gölü bulunan münhasır bir bölge karşımıza çıkar. Bu bölgede ortalama rakım 1463 Metredir. 

Doğusu aşılması imkansız Altaylar, batısı muhkem surlar gibi dizilmiş Kingan Dağlarıyla çevrili, güneyinde ise Çinlilerin İblis Ülkesi (Guifang) olarak adlandırdığı Gobi Çölü bulunur. Kuzeyi çevreleyen Sibirya Ormanları vahşi doğasıyla düşmanlara karşı korunaklı bir alan olduğu gibi ok ve yay yapımında kullanılan kompozit malzemeler için benzersiz bir hammadde kaynağı durumundadır. İhtişamlı dağlardan gelen bereketli akarsular Hun ovasına hayat verir. Ancak etrafı çevreleyen yüksek dağlar okyanuslardan gelecek nemli havanın geçemeyeceği kadar yüksektir. Her ne kadar sulak ve bereketli bir coğrafya olsa da gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı 50 derecenin üzerine çıkabiliyor. Bu bereketli coğrafyada yaşayabilmek içinasimetrik bir yaşam modeli geliştirmek zorunludur. 

Merkezi Hun coğrafyası ormanlara sahip, hem akarsularla beslenen bereketli bir coğrafya hem de çevresi dağ ve çöllerden oluşan coğrafi setlerle çevrili güvenli bir alan olması Hun Toplumunun bölgede uzun yıllar var olabilmesini, nihayet güç merkezi haline gelecek büyük bir devlet kurabilmesini sağlamıştır.

Devletin merkezi, yani Hun Hükümdarının otağı sanıldığı kadarıyla Orhun ve Tula Irmaklarının kıyısında, iki nehrin arasında bulunuyordu. Bu iki ırmak kuzeye doğru akarak Selenge Irmağına katılır ve Baykal Gölüne akar.

Ötüken Nerede?

Ötüken, Hun, Göktürk ve Uygur devletlerinin başkenti durumundadır. Her ne kadar fiziki sınırları çizilmese hatta Ötüken ismi hem soyut hem somut anlamıyla tasavvur edilse de Ötüken olarak anılan bölgenin neresi olduğuna dair elimizde belirli tasfirler bulunuyor.

Türk yazıtlarında Ötüken ile ilgili geçen ifadelerde rastladığımız üzere;
- Atalarım 80 yıl tahtta kalmışlar. Ötüken yurdu, Ögres yurdu imiş. Bu ikisinin arasında, Orhun Irmağında hüküm sürmüşler. (Taryat, Doğu/3-5)
- Ötüken ve Ögres yurdu arasında hüküm sürmüş. Suyu Selenge imiş. (Şine Usu, Kuzey/2)

Anlaşılacağı üzere Ötüken coğrafya isminden çok bir makam adıdır ve kimi dönemlerde bulunduğu yer değişiklik göstermiştir. Yazıtlarda geçtiği üzere Orhun Irmağı ile Selenge Irmağı Ötüken olarak anılmıştır ancak bu iki alan birbirlerinden yüzlerce kilometre uzaktadır. Ayrıca Ötüken Dağı’nın da bulunduğu yeri bilmekteyiz; bu dağ en yakınındaki Orhun Irmağından yüzlerce kilometre güney-batıdadır.

Ötüken isminin anlamını inceleycek olursak; “Buyruk Verilen Makam” şeklinde bir anlamla karşılaşırız. Divanü Lugat-it Türk’te ÖT kelime kökü Ötüş, yani güzel/zarif/hikmetli söz olarak türetildiğini görebiliriz. Örneklendirecek olursak; Ötük: hakana sunulan dilek, Ötükçi: Hakanın şefaatçisi (Veziri), Ötüklük: Hakandan dileği olan kimse olarak tercüme edilmiştir. Buradan anlaşılıyor ki; Ötüken hakanın makamı, emir ve buyruklarının ilan edildiği, hükümlerin verildiği makam anlamına geliyor olmalıdır.

BÜYÜK HUN DEVLETİ

Orta Asyanın doğusunda, bugünkü Çinin Kuzeyinde yaşayan Ön Türklerin bölgede çoğalması ve kültürlerinin egemen hale gelmesiyle birlikte birbirinden ayrı ve bağımsız yaşayan Hun kabileleri, Çine karşı zaman zaman bir araya gelerek mukavemet göstermeye başlamış ve birlik ruhu ortaya çıkmıştır. Kendi kabilesi  ve bölgedeki kabilelere liderlik yapan Teoman, zamanla güçlenerek bölgede yaşayan hunları bir araya getirip M.Ö. 220 yılında Büyük Hun Devletini kurarak Türklüğü Tarih sahnesine çıkartan isim oldu.

Büyük Hun Devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte bazı Tunguz ve Moğol toplulukları da Hun İmparatorluğunun bünyesine girdiler. Devlet Haline Gelmeden öncede bölgede yaşayan Hunlar’ın akınlarından zarar gören Çin, Feodalizmden İmparatorluğa geçiş dönemine denk gelen bu dönemde Hun İmparatorluğunun kurulmasıyla birlikte daha da zor bir durumla karşı karşıya kaldı. Zira Hun İmparatoru Teoman, İmparatorluğun kurulmasıyla birlikte Kore’den Hazar Denizine kadar olan tüm bölgeye akınlar düzenleyerek hem Çin, hemde bölgede yaşayan diğer toplumların topraklarını imparatorluğuna dahil ederek güçlenmeye ve büyümeye başladı.

Hun İmparatorluğunun sahneye çıkışı, diğer imparatorluklara pek benzememektedir. Zira barbar ve göçebe bir toplum olarak görülen hunlar, Tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte yalnızca 50 yıl içerisinde dünyanın en büyük İmparatorluğu haline gelerek bölgeye hakim hale geldi. Çin’i vergiye bağlayarak İpek yolunu denetimi altına aldı ve bölgedeki diğer devletleri sindirdi. M.Ö. 177 yılında Hun toprakları Hazar Denizinden Kore’ye kadar uzanan ve Asya’nın neredeyse tamamını içerisine alan büyük bir imparatorluk haline geldi.  Bu ilerleyiş M.Ö. 40 lı yıllara kadar devam etti.


Devletin Zayıflaması (M.Ö. 54)

Zamanla muazzam seviyedeki İmparatorluk gücü, sefahat ve lüks yaşantıya da ayak uydurmaya başladı. Çin'le iyi ilişkiler içerisine giren Hun hakanları, Çin Saray kültürü ve alışkanlıklarına ayak uydurmaya başladı. Çin İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içine girildiği bu dönemlerde Hun İmparatorları Çinli prenseslerle evlenerek farkında olmadan İmparatorluğun yıkımına zemin hazırladılar. Çinli prenseslerle birlikte gelen koruma orduları ve Çinli diplomatlar Hun topraklarında ve Sarayında rahatça hareket edebilir, kendi amaçlarına hizmet edecek faaliyetler icra edebilir hale geldiler. Güçlenen ve artık Hunlara vergi ödemek istemeyen Çinliler, ödedikleri vergiyi keserek Hun topraklarına akınlar düzenlemeye başladılar ve Hunların zayıflayarak küçülmesini sağladılar.  


Büyük Hun Devletinin Bölünmesi (Doğu Hun ve Batı Hun) (M.Ö. 54)

M.Ö. 54 yılında, Hun İmparatorluğunun hükümdarı olan iki kardeş Hohanye ve Çiçi ihtilafa düştüler ve İmparatorluk Doğu Hun ve Batı Hun olarak ikiye bölündü. Çin ile yakın ilişkiler içinde olan Hohanye ve Doğu Hun, Çin hükümdarlığı altına girdi, Çiçi Han  ise Çine ve kardeşi Hohanye'ye karşı sert tavır alarak Batı Hunun başına geçti fakat Çin, zayıflayan Batı Hunun üzerine giderek kısa bir süre sonra Çiçi hanı öldürerek Batı hunlarını yıktı (M.Ö. 36). Çine bağlı bulunan Doğu Hun ve hükümdarı Hohanye ise bölgedeki varlığını Çin ekseninde devam ettirdi. Çinin Muaffak olarak Hunları parçalamasıyla bölgedeki yapı Hunların aleyhine gelişmeye devam etti.


İkinci Kez Bölünme - Kuzey ve Güney Hun Devletleri (M.S. 48)

M.S. 48 yılında gerçekleşen bir diğer taht mücadeleside hükümdar Panu ile Pi arasında yaşandı. O dönemde ciddi bir hastalık salgını yaşandığı için Çinin saldıracağını düşünen Panu, Çine bir elçi göndererek barış istemesi ayrılık fitilini ateşledi. Panu'nun hükümdar olmasından rahatsız olan Pi, kendiside gizlice Çin'e elçi göndererek Panu'nun haritasını vermiş ve Çinin desteğini istemişti. Bu olaydan sonra Çin Pi'ye destek vererek Hun İmparatorluğunun başına geçmesini sağladı. Panu da güçlerini Kuzeye çekerek Kuzey Hun İmparatorluğunu kurdu. Bu dönemde Pi yönetimindeki Hun imparatorluğu, Çinin idaresini kabul ederek Güney bölgesinde, Panu ise Çine ve Güney Hun imparatorluğuna sert tavır alarak kuzey bölgesinde iki ayrı yönetim kurdu. Ancak Çinin ve Güney Hunlarının baskıları neticesinde M.S. 156 yılında Kuzey Hunları tamamen yıkılarak tarih sahnesinden silindi. Güney Hunları ise Çin ile iyi ilişkiler içerisinde olmasına rağmen, Çinin bu bölgeye hükmetme çabası neticesinde M.S. 216 yılında yıkılarak tarih sahnesinden silindi.

Bu dönem, Bölgede bulunan Kuzey Hunlarının 156 da yıkılıp,  siyenpiler tarafında batıya doğru itilmesi ve M.S. 216 Yılında Çinin Tüm Hunların topraklarını tamamen elini geçirmesiyle son buldu. Bölgede kalan Hunlar M.S. 400 lü yıllara kadar küçük devletler kurmuş olsada başarılı olamadılar. Bu olaylar silsilesinin neticesinde bugün Türkistan olarak alınan bölgeden Türk varlığı tamamen ortadan kalkmış oldu.



Asyanın doğusunda başlayan Hun hareketi, büyük Hun İmparatorluğunun yıkılması ve Hunların Orta Asyadan uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç, yıkılan Büyük Hun İmparatorluğunda yaşayan Hun’ların batıya doğru hareketiyle farklı bir seyir izlemeye başladı. Buraya yaşayan Hunların büyük çoğunluğu gerek Çin akınları, gerekse Siyenpilerin sınırlarını genişletmesiyle büyük ölçüde Batıya doğru ilerleyen Hunlar, Hazar Gölü çevresinde toplanarak bu bölgeye yerleşip çoğaldılar.

Avrupa Hun Devleti (370 – 470)

Hazar Gölü ve Çevresinde yaşayan Hunlar, M.S. 400 lü yıllarda Avrupa Hun Devletini ortaya çıkarttı. 370 yılında, Balamir tarafından kurulan Avrupa Hun Devleti, varlığını ve topraklarını genişletmek için bölgede yaşayan Gotlarla (Ostrogot ve Vizigot) savaşarak batıya doğru itti. O dönemde Avrupanın neredeyse tamamı Roma imparatorluğu sınırları içerisindeydi. Bugün varolan Avrupa Ülkelerinin ataları, o dönemde Barbar kavimler olarak avrupanın muhtelif yerlerinde ve ormanlık alanlarında yaşıyor ve Roma İmparatorluğuna küçük çaplı saldırılar düzenliyorlardı. Hunların bölgeye hakim olmasıyla birlikte bölgede yaşayan Barbar kavimler Avrupa Hun devleti ve Roma İmparatorluğu arasında sıkıştılar. (Bu dönem tarihe, bugünkü Avrupanın yapısını oluşturacak sonuçlara varan Kavimler Göçü olarak geçer.) Önceleri Roma İmparatorluğu bu durumdan memnundu ve Avrupa Hun İmparatorluğuyla iyi ilişkiler içerisindeydi. Ancak bu dönem büyük hükümdar Attila’nın idareyi ele alması ve strateji değiştirerek Romanın üzerine doğru ilerlemesiyle seyir değiştirdi. Zamanla Roma İmparatorluğunu da hükmü altına alan Attila, Margos Antlaşmasıyla 422 yılında Roma İmparatorluğunu vergiye bağladı. Böylelikle barış sağlanmış oldu ancak Roma İmparatorluğu, 434 yılında antlaşmayı ihlal edince tekrar ilerlemeye ve Roma İmparatorluğunun üzerine seferler düzenlemeye başladı. Devam eden zamanda Doğu ve Batı Roma’yı kontrolü altına alan Attila, 452 Yılında idareyi tamamen ele almak için Roma şehrine yürüdü. Bu dönemde Papanın, Attila’nın huzuruna giderek teslimiyeti kabul etmesi ve bölgedeki Salgın hastalıkların baş göstermesi nedeniyle daha fazla ilerlemedi.

Büyük Hükümdar Attila, Fransaya kadar ilerleyerek Avrupa Hun Devletine en parlak dönemini yaşatmış ve bugünkü Avrupa Devletlerinin demografik yapısını oluşturan Kavimler Göçünü başlatarak tarihe yön vermiştir.

469 yılında Attila’nın ölümüyle oğulları saltanat mücadelesine girdi ve Avrupa Hun Devleti zayıflayarak yıkıldı. Avrupa Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla bölgede yaşayan Hunlar, bugünkü Macaristan ve çevresinde halen yaşamaya devam ederler. Zira Macaristana, Avrupalılar Macarlara Hungary demektedir. Bu isim Avrupa Hun Devletinden miras kalmıştır.


Ak Hun Devleti / Eftalitler (420 – 562)

Hazar gölü çevresinde yaşayan Hunların bir kısmı Batıya doğru ilerleyerek Avrupa Hun İmparatorluğunu kurmuş, bir kısmı da güneye doğru ilerleyerek Ak Hun İmparatorluğunu ortaya çıkartmıştır. Hazar Gölünde yaşayan iki büyük Hun kabilesi olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek 420 yılında Ak Hun İmparatorluğunu kurmuştur. Bu İmparatorluk  İran ve Arap tarih kaynaklarında Eftalitler, Çin kaynaklarında ise Ak Hunlar olarak geçmektedir.


Bölgede yaşayan İki büyük kabile olan Uar ve Hun kabileleri birleşerek ortak yönetimle Ak Hun İmparatorluğunu kurmuş, 430 yılında da yönetime Aksuvar geçmiştir. Zamanla bölgesinde güçlenen Ak Hunlar, İran ile mücadeleye girerek İranın bölgedeki güçünü zayıflatarak önemli ölçüde güçlendi. 459 yılında Aksuvarın himayesinde olan Firuz İranın tahtına geçirilerek topralarını önemli ölçüde genişletti. Zamanla Firuz yönetimindeki İran Sasanileriylede savaşlar yapan Ak Hunlar, Hindistan ve Çin civarına kadar ilerledi. 470 yılında Hindistan üzerine yürüyerek burada bulunan Guptalar ve Pencap İmparatorluklarını yıkarak bu bölgeleride kontrol altına aldı. Ak Hunlar, Toraman ve Mihrikula döneminde en parlak dönemlerini yaşadılar. Karaşar ve Kandeharıda içine alarak geniş bir bölgeye hükmettiler. Bu dönem bölgede başka bir Türk Devleti olan Göktürklerin kurulması ve büyümesine kadar devam etti. Göktürklerin güçlenerek bölgeye hakim olması ve Sasanilerle ortak hareket etmesi neticesinde giderek güçlendi ve Göktürk ile Sasaniler birleşip Ak Hunları yıkarak topraklarını paylaştılar.


Özetleyecek Olursak ;

Hunlar, M.Ö. 220 yılında tarih sahnesine çıkarak ilk Türk devleti olan Büyük Hun İmparatorluğunu kurdu ve dünyanın en büyük İmparatorluğu haline geldi. Ancak zamanla sefahat ve Çin kültürüne yakınlaşmayla zayıflıyarak bölündü ve kısa bir süre sonra yıkıldı. Ana Yurt olan Türkistandaki varlığı ortadan kalkan Hunlar, bölgede yaşayan halkların Hazar ve civarına Göç etmesiyle yeni bir dönem başladı ve Avrupa Hunları ile Ak Hunlar ortaya çıkarak Tarihe farklı bir yön verdi . Kurulacak diğer Türk devletlerinin önünü açtı. Avrupa Hun imparatorluğu, bugünkü Avrupanın Demografik yapısını oluşturan Kavimler göçünü başlatarak Türk varlığını Avrupaya kadar götürdü. Ak Hunlar ise bugünkü Orta Doğu bölgesinde yayılarak bölgesine hakim oldu. Diğer bir Türk Devleti olan Göktürkler ile İran Sasanilerinin birleşmesiyle yıkılarak tarih sahnesinden silinen son Hun İmparatorluğu oldu.

HUN İMPARATORLUĞU

Hun Devleti için kesin bir kuruluş tarihi vermek doğru olmaz. Mete Han (Modu) M.Ö. 209'da babası Teoman'ın (Tuman) yerine geçer ve bu tarihten itibaren Hunların devletleştiği varsayılır. Diğer taraftan Hunların yaşadıkları bölgede en az Bin yıldır hüküm sürdükleri bilinmektedir. Zira Hunların bilinen en eski beyi Çunvey ile Mete arasında en az Bin yıl olduğu nakledilir (1). Demografik varlıkları ise MÖ 2500'lerdeki Ön Saka göçlerine kadar dayanır (2).

Teoman (Toman) Dönemi

Toman döneminde Hunlar Altay-Kingan dağları arasında, Hun Ovası olarak tanımlanan coğrafyada yaşıyorlardı. Bu dönemde Hunların komşuları kuzey-doğuda Donghular (Moğollar), kuzeyde diğer Türk boylarından olan Kırgızlar ve Hunyular, batıda Vusunlar (Moğollar), güneybatıda ise Yüeciler bulunuyordu. Ayrıca güneyde Gobi Çölü'nün ardında yaşayan yerel Çin beylikleri bölgenin en önemli gücü durumundaydı. Ancak yerel hanedanlıklar arasındaki çekişmeler Hunların bölgeye akın etmelerine ve hakimiyet alanlarını genişletmelerine imkan sağlıyordu.

M.Ö. 221'de Çin Beyi 
Şi Huangdi, diğer altı beyliği hakimiyeti altında birleştirerek ilk imparator unvanını aldı ve Çin İmparatorluğu'nu kurdu. İmparatorluk, kısa sürede Ordos'u aşarak Sarı Irmak'ın kuzeyine kadar genişledi. Bunun üzerine Hunlar kuzeye çekilmek zorunda kaldılar. Sarı Irmağın güney bölgesi Hun-Çin sınırı olarak belirlendi. Çin, Sarı Irmak boyunca yeni yerleşim alanları kurdu ve Çin Seddi'ni güçlendirdi (3). Çin'in bölgedeki kontrolünü sağlayan komutanı Meng Tian'ın ölümü üzerine (MÖ 210) Çin'e bağlı olan beylikler isyan ettiler. Hunlar bu durumdan istifade ederek eski topraklarını tekrar ele geçirdiler ve Sarı Irmak'ın güneyine kadar olan bölgeyi kontrol altına aldılar.

Güneyde bu gelişmeler yaşanırken Hunlar, güneydoğu komşuların Yüeciler ile sorunlar yaşamaya başlamışlardı. Teoman, sulh sağlamak amacıyla oğlu Mete'yi Yüecilere barış teminatı olarak gönderdi. Mete, Teoman'ın en büyük oğluydu ve töre gereğince ilk eşten olan varisin yönetimde hakkı bulunuyordu. Ancak Teoman'ın sonradan evlendiği Çinli eşi, kendi oğlunu tahta çıkartmak istiyordu. Barışın teminatı olarak Mete'yi alan Yüeciler, Hunlardan bir saldırı beklemiyorlardı. Ancak bu durum aynı zamanda da bir fırsattı. Teoman, eşinin de bu yöndeki telkiniyle Yüecileri beklenmedik bir saldırıyla bertaraf etmek istedi. Ancak Mete, bir fırsatını bulup kaçmayı başardı ve ülkesine geri döndü. Teoman, Mete'nin cesaretini ve başarısın ödüllendirerek 
On Bin atlıdan oluşan bir birliğin başına komutan olarak tayin etti. Mete, ordusunun kesin sadakatini ve koşulsuz disiplini sağlamak amacıyla bir takım yöntemler geliştirdi. Islık çalan oklarla yaptığı eğitimlerde, av sırasında okunu fırlattığı yere ok fırlatmayanları öldürerek cezalandırdı. Daha sonra okunu atına nişan aldı. Bazı askerler tereddüt ederek okunu germeyince onları da idam ettirdi. En sonunda bir gün okunu eşine yöneltti. Yayını germeyen, çekinen kim varsa aynı şekilde cezalandırdı. Son sınavında ise av esnasında okunu babasının atına yöneltti. Ordusu tereddüt etmeden oklarını atınca Mete, ordusunun hazır olduğunu anladı. Nihayet planını gerçekleştirmek üzere, yine bir av esnasında okunu babasına gerdi ve Teoman'ı öldürerek yerine geçti. Ardından analığı, üvey kardeşi ve kendisine karşı çıkan her kim varsa ortadan kaldırarak Şanyu unvanıyla Hunların başına geçti (4).

Mete Dönemi (MÖ 216 - 174)

Mete tahta geçer geçmez doğu komşuları olan Donghular (Moğollar), elçi göndererek vefat eden Teoman'ın en değerli atını istediler. Göçer kültüründe ölenin atı en değerli miraslarından biri olarak kabul ediliyordu. Mete, mahiyetinin itirazlarına rağmen atı hediye olarak göndermeyi kabul etti. Ardından bir elçi daha gönderip Mete'nin cariyelerinden biri istediler. Moğol kültüründe bir kişinin kadınını almak, o kişiyi aşağılamak anlamına geliyordu. Türklerde ise bu bir ırz ve iffet meselesiydi. Mahiyetinin itirazlarına rağmen bu isteği de kabul ederek cariyesini göndermeyi kabul etti. Donghular, Hunların tavizkâr tavırlarından cesaret alarak iki ülke arasında, iskan edilmemiş ancak yaklaşık 500 kilometre genişliğinde (1000 Li) bir bölgeyi işgal ettiler ve Hunlardan artık bu topraklara girmemelerini istediler. Mete, konuyu mahiyetine danıştığında kimse itiraz etmedi. Ancak Mete, bu duruma hiddetlenip devletin temelinin toprak olduğunu söyleyerek bu isteği makul karşılayanları idam ettirerek derhal ordusunun başına geçti ve Donghular üzerine yürüdü. Hunlardan böyle bir hamle beklemeyen Donghular, ağır bir mağlubiyete uğradılar ve zaman içerisinde Hunların tebaası haline geldiler (5).

Mete, Donghu seferinin ardından hızla güneydoğu komşusu Yüeçiler üzerine yürüyerek bir zamanlar barış teminatı olarak esir gönderildiği bu ülkeyi/toplumu mağlup ederek topraklarını hakimiyeti altına aldı. Ardından iç karışıklıklar yaşayan Çin'e yürüyerek Sarı Irmak'ı aşıp 
Loufan ve Baiyang beyliklerinin topraklarını ilhak etti. Böylelikle Teoman döneminde kaybedilen topraklar yeniden ele geçirilmiş oldu. Mete, ilhak ettiği bölgenin sınır güvenliğini sağlamak amacıyla Yan ve Dai beyliklerine saldırdı ve yeni sınır komşularının olası saldırılarına karşı gözdağı vererek önlem almış oldu. Ardından yönünü kuzeye çevirerek Hunyu, Kırgız, Çuşe, Dingling ve Longşin halklarını hakimiyet altına aldı ve tebaası haline getirdi  (5).

Mete, bozkırın tartışmasız ve en güçlü lideri haline gelerek bölgedeki tüm halkları kendine bağladı. 300 Bin'in üzerinde yay geren süvariyle birlikte Altaylardan Kingan Dağlarına, Sibirya ormanlarından Gobi ve Taklamakan çöllerini içine alan çok geniş bir sahaya hükmediyordu (5).

Baydeng Savaşı

Hunlar güçlenirken diğer tarafta Çin'de Han İmparatorluğu kurulmuş, istikrar yeniden sağlanmıştı (M.Ö. 206). Yeni İmparator Gao, Hunların ilerleyişini engellemek için komutanı Han Şin'i Mayi Şehrine gönderdi. Mete de buraya büyük bir ordu sevk ederek şehri kuşattı ve komutanı teslim alarak güneye doğru ilerleyip Goucu Dağı'na aşarak Taiyuan'a yürüdü. Bu kez İmparator Gao, bizzat ordusunun başına geçerek Jinyang dağının eteklerine kadar ilerleyen Hunların üzerine yürüdü. Hava şartları çok ağırdı ve yoğun kar yağışı olası bir savaş durumunda iki taraf içinde yıpratıcı olacaktı. Mete, geri çekilerek Çin ordusunun üzerine gelmesini sağladı. Çin ordusu, az sayıdaki askeriyle zayıf görünen Hun ordusunu kovalamaya başladı. Hunları yok etmek için hızlı hareket eden Gao, 320 Bin kişilik piyade ordusu yavaş olduğu için hızlı hareket edebilen kuvvetlerle önden giderek Pingçeng'e kadar ulaştı. Mete, İmparatorun yönettiği kuvvetleri kendi hattına çekerek Baydeng dağında kuşattı. Kuşatmanın içinde sıkışan ve geride kalan ordusuyla irtibatı kesilen İmparator ve ordusu, 7 gün süren kuşatmada çaresiz kalmışlar, çetin hava şartlarında savaş tecrübesi olmayan askerlerin kısmı ölmüş, bir kısmının parmakları donarak kopmuş, kalanları ise savaşamayacak hale gelmişti. İmparator Gao, Mete'nin Çinli eşine gizlice bir elçi göndererek yardım etmesini istedi. Bunun üzerine eşi, Mete'ye iki tarafın birbirine zarar vermemesini, Hunların Çin'i ele geçirse bile orada yaşamayacağını, ayrıca İmparatoru koruyan ruhların gazabından korkması gerektiğini telkin etti. Bunun üzerine Mete, İmparatoru öldürmek için acele etmedi ve kendisine sığınan Çinli generallerin gelmesini bekledi. Ancak generallerin zamanında gelmemesi üzerine ihanete uğramış olabileceğini düşünerek kuşatmayı açıp İmparatorun kaçmasına izin verdi. Çin, bu mağlubiyetin üzerine Hunlarla barış yapmak amacıyla "Heçin sistemi" ile hanedan üyesi bir kadını Mete'ye eş olarak gönderdi (6). 

İmparatoru Gao yaşadığı ağır mağlubiyetin utancıyla bir süre sonra vefat etti  (MÖ 194). Yerine geçen 
Hui döneminde Çin iç karışıklıkları çözemedi. İmparatora isyan etmek isteyen Çinli komutanlar Hunlara sığınıyor, Mete de bu komutanları üzerinden barış anlaşmasına rağmen Çin topraklarına yağma akınları düzenliyordu. Hui'nin ölümü üzerine Çin, ölen İmparator Gao'nun karısı İmparatoriçe Gao tarafından yönetildi. Mete, Çin'i tümüyle tahakkümü altına almak amacıyla İmparatoriçe'ye gönderdiği bir mektupla evlenme teklif etti. İmparatoriçe, bu teklife çok sinirlenip 100 Bin kişilik bir orduyla Hunların üzerine yürümeyi düşünse de, mahiyeti, Gao dönemindeki ağır mağlubiyeti hatırlatarak Hunları mağlup edemeyeceğini, yumuşak bir dille karşılık verip barışın sağlanması gerektiğini telkin ettiler. Bunun üzerine İmparatoriçe, "yaşlıyım, dişlerim döküldü, yürüyemiyorum" gibi ifadelerin yanında ülkesi için "zavallı memleketimize karşı affedici olunuz" diyerek kendisinin yerine hanedan bir kadın gönderip "Heçin Sistemi" ile barışın devam etmesini sağladı (7).

İmparatoriçe M.Ö. 179'da vefat etti ve Çin tahtına Şiao Ven geçti. Sulh hali aynı şekilde devam etti. Ancak Hunların Sağ Bilge Beyi, Çin topraklarına inerek barış hukukunu çiğneyip Çin topraklarında yağmalar yapmıştı. Bunun üzerine yeni imparator Ven, 80 Bin kişilik bir orduyu Sağ Bilge Beyi üzerine Gaonu'ya gönderdi. Sağ Bilge Bey, gelen orduları öğrenince kaçarak bölgesini terk etti. Ancak Çin ordusu, ortaya çıkan bir iç isyan nedeniyle geri dönmek zorunda kaldı. İmparator Ven,  Mete'ye mektup göndererek barış halinin sona erdiğini bildirdi. Mete, yanıtında Bilge Beyinin kendi emri dışında hareket ettiğini ve barışa ihanet ettiğini, gerekli cezaya çarptırılacağı yanıtını gönderdi. İmparator, bu yanıta rağmen Hunların üzerine yürümeyi düşünse de mahiyetinin de telkinleriyle barış politikasını uygulamak zorunda kaldı (M.Ö. 174) (8).

Mete, bu anlaşmadan kısa süre sonra vefat ettiğinde Hunlar, o güne kadar sahip olduğu en geniş sınırlara ulaşmıştı.

Laoşang Dönemi (MÖ 174-160)

Mete'nin vefatından sonra oğlu Kiok/Jiyu, Laoşang unvanıyla tahta geçti. Çin, yeni Hun beyi döneminde de barışın devamı için Heçin sistemini işleterek hanedandan bir prenses gönderdi. İmparator, Prenses ile birlikte harem ağası olan Conghang Yue'yi görevlendirdi. Aslen Çinli olmayan Yue, Çin'in hüküm sürdüğü Yan halkına mensuptu ve görevini tamamladıktan sonra geri dönmeyerek Şanyu'nun (Hun Beyi) hizmetine girdi. Haremağası Yue, ilerleyen dönemde Hun devletiyle Çin arasındaki ilişkilerde bir diplomat gibi hareket edecek, Hun devletine çok önemli hizmetlerde bulunacaktır.

Laoşang ve aslında tümüyle Hunlar, Çin devletinin sosyal hayatına, giyim ve kültürüne özeniyordu. Yue, Şanyu'nun değişen dünya görüşünün Hun milleti için tehlikeli olduğunu görerek bir takım uyarılarda bulundu. Bu uyarılar bir yönüyle Hun devletinin Çinlileşmesinin önüne geçmiş, Mete Han sonrasında Hun-Çin politikalarındaki olası sapmaların bir dönem için önüne geçmiştir.

Yue'nin tavsiyeleri; Hunları güçlü kılan Çinlilerden farklı olmaları ve Çin'e bağımlı olmamalarıdır. Çin elbiseleriyle (ipek) ata binerseniz yırtılır, o zaman anlarsınız ki deri ve keçe elbiseler daha sağlam ve güzeldir. Çin içecekleri de kımız kadar yararlı ve güzel değildir. Şanyu, geleneklerini değiştirmek istiyor. Böyle giderse Hunlar Çin'e tabi olacaklardır (9).

Ayrıca Yüe, Hunlara yazı yazmayı, sayı ve hesap tekniklerini öğreterek, ilerleyen yüzyıllarda Orhun yazıtlarında karşımıza çıkan yazılı geleneğin (Runik/
Orhun Alfabesi) temellerini atmıştır. Hunlar, bu dönemden itibaren Çin ile yazışmalarında bu yazıyı (Orhun Alfabesi) kullanmış, hayvanlarını, mallarını ve ordularını Yüe'nin öğrettiği tekniklerle kaydetmiştir.

Laoshang döneminde, Yue'nin de katkılarıyla devlet teamülleri oturmuş, diplomatik ve askeri bir takım yöntem değişikliklerine giderek devlet yapısı güçlendirilmiştir. Diğer taraftan Çin, Hunlara karşı sürekli bir barış ortamı sağlamak amacıyla hediyeler ve Heçin sistemi ile prensesler göndererek kuzeyden gelecek olası tehditleri önlemeye çalışmıştır. Hunlar ise kimi zaman sınır anlaşmazlıkları, kimin zaman da Çinlilerin içinde bulundukları zor durumdan istifade etmek amacıyla barış ortamına rağmen küçük çaplı saldırı ve yağma akınları yürüterek varlığını hissettirmiş, Çin devletini tahakkümü altına almaya yönelik politikalar gütmüştür.

Not: Heçin Sistemi, iki hükümdar arasında yapılmakta, hükümdarlardan biri ölür ya da değişirse anlaşma sona ermektedir. Bu nedenle her hükümdar değişikliğinde anlaşmanın yenilenmesi gerekir. Hunlar, anlaşmanın yenilenmesi için elçinin gönderilmesi gecikirse varlıklarını hissettirmek için saldırılar düzenleyerek baskı altında tutarlar.

Çin'de İmparatorun değişmesiyle birlikte Hunlar, 140 Bin atlıdan oluşan orduyla Çin topraklarına girip Cunuo ve Şioguan şehirlerine saldırdılar (M.Ö. 166). Bölgenin komutanı Ang'ı öldürüp Pengyang'a kadar ilerlediler. Yeni İmparator Ven, 100 Bin atlıdan oluşan bir orduyu bölgeye gönderdi. Ancak Hun ordusu geri çekilmişti. Bundan sonra da Hunlar pek çok kez Çin topraklarına girerek saldırı ve yağma faaliyetlerinde bulundular. Nihayet Çin İmparatoru barış yapmak zorunda kaldı ve gönderdiği elçiyle barış yeniden tesis edildi.

Laoshang dönemi, genel olarak devletin kazanımlarını koruduğu, devlet teamüllerini oturttuğu, Çin ile barışın yenilendiği bir dönem olmuştur.

Junçen Dönemi (MÖ 160-126)

Laoshang'ın ölümünden sonra yerine oğlu Junçen geçti. Babasının danışmanı Yue, bu dönemde de Hunlara hizmet etmeye devam etti. Hükümdar değişikliği nedeniyle önceki barış geçerliliğini yitirmiş ve tazelenmesi gerekiyordu. Çin, vakit kaybetmeden yeni elçiler gönderdi ve barış yenilendi. Ancak Çin, sınırlarını Hunlara kapatma kararı almıştı. Çin pazarlarında ticaret yapamaz duruma gelen ve Çin mallarını tüketmeye alışan Hunlar bundan rahatsız oldular. Junçen bu durumu barış hukukuna aykırı görerek her biri 30 Bin atlıdan oluşan iki orduyla Şangjun ve Yuncong'a saldırdı. Çin ordusu karşı saldırı için ordusunu gönderse de Hunlar geri çekildiler ve sonuç alamadılar (MÖ 157). Kısa süre sonra İmparator öldü ve yerine Jing geçti.

Yeni İmparator, barışı yenilemek için Cao beyi 
Sui'yi  elçi olarak görevlendirdi. Bu esnada Vu ve Çu beyleri Çin'e isyan edince Cao Beyi Hunlarla bir anlaşma yaptı; buna göre Cao da Çin'e saldıracaktı. Anlaşma henüz yapılmadan Hunlarda Çin'e saldırmak için yola çıktı. Ancak Cao beyini Çin ordusuna mağlup olması üzerine geri dönmek zorunda kaldı. Ardından İmparator, yarım kalan barışı tesis etti ve Jing döneminde sulh sağlandı (10).

Jing'in ölümü sonrasında yeni imparator Vu oldu (MÖ 140). İmparator, yeni bir saldırıya maruz kalmadan barışı yeniledi. Ayrıca Çin sınırındaki kısıtlamalar da kaldırıldı. Fakat İmparator bu mutedil tavrının aksi yönde politikalar güdüyordu. Hunların barışı bozmasını sağlayarak meşru bir savaş ortamı sağlamak amacıyla Nie Yi adlı bir görevliyi Hunlarla gizli anlaşma yapması için görevlendirdi. Bu anlaşmaya göre Yi, Hunların saldırısı sonrasında mukavemet göstermeyecek ve Mayi'de ki tüm malları Şanyu'ya verecekti. Junçen, bu gizli anlaşma üzerine 100 Bin kişilik ordusuyla Mayi'ye sefer düzenledi. İmparator 300 Bin kişilik bir ordu görevlendirip Mayi'de Hunlara pusu kurdu. Şanyu Junçen, yolda çobansız otlayan hayvanları görüp şüphelendi. Yenmen şehrindeki garnizonlara saldırdığında burada ele geçirdiği askerlerden kendisine kurulan pusuyu haber alınca geri çekildi. Çin'in oyunu ortaya çıkınca Hunlar ile Çin arasında uzun süredir devam eden barış hali ortadan kalktı. Yıllarca devam eden savaşlarda Hunlar Çin sınırlarına art arda akınlar düzenlediler (11).

Çin, Hunlara karşılık vermek istese de Hun atlıları hızla saldırıp Çin orduları müdahale edemeden geri çekiliyordu. Bunun üzerine 40 Bin kişilik atlı bir Çin kuvveti MÖ 129'da, Çin pazarlarına yakın bölgelerde yaşayan Hun obalarına saldırarak halktan çok sayıda Hunluyu öldürüp esir aldılar. Ardından Hunların saldırılarıyla 7 Bin kayıp veren Çin kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı. Ertesi yıl, 200 Bin kişilik büyük bir Hun ordusu Çin topraklarına girdi. Liaoşi ve Yuyang valilerini öldürüp Yenmen topraklarına ulaştılar. İmparator, bu saldırılara karşılık olarak Hunların Sarı Irmak'ın güneyindeki topraklarını işgal edip bölgeyi şehirleştirmeye başladı. Hunlar ise karşılık olarak Zaoyang topraklarını ele geçirip Hun mülkü yaptılar.

Junçen dönemi, barış halinin kalıcı olarak sona erdiği ve Hunların zayıflamaya başladığı kritik bir dönem olarak kayda geçmiştir.

Yiçişie Dönemi (MÖ 126-114)

Junçen'in ölümü üzerine yerine oğlu Yudan geçecekti. Ancak Sol Bilge Bey Yiçişie, veliahtı mağlup edip cebren tahta geçti. Anlaşılacağı üzere Hunlarda zayıflamanın ilk belirtileri taht mücadeleleriyle kendini göstermiştir. Yudan, tekrar Hunların başına geçebilmek ümidiyle Çin'e sığındıysa da kısa süre sonra hayatını kaybetti.

Yiçişie, hakimiyetini pekiştirmek için Çin'e karşı zafer kazanmak üzere harekete geçti. Onbinlerce atlıdan oluşan kuvvetlerle Daijun'a saldırdı. Ardından Yenmen'e girip yağmalar yaptı. Ertesi yıl her biri 30 Bin atlıdan oluşan ordusuyla Daijun, Dingşiang ve Şangjun'a saldırdı. Sağ Bilge Bey'de Sarı Irmak'ın güneyine ilerek Çin'in şehirleştirdiği eski Hun topraklarına saldırılar düzenledi. Çin'e ağır kayıplar verdiren bu saldırıların amacı imparatoru barış sağlamaya zorlamaktı. Ancak eskisinden daha güçlü olan Çin, Hunlardan kesin olarak kurtulmak istiyordu. İmparator, 100 Bin askerlik bir kuvvetle harekete geçip Hun topraklarına girdi. Saldırıya hazırlıksız, üstelik sarhoş haldeyken  yakalanan sağ bilge bey, ordusunu arkasında bırakıp yanına aldığı az bir kuvvetle kaçıp canını kurtardı. Ardında bıraktığı kuvvetler Çin ordusu tarafından ağır bir mağlubiyete uğratıldı (MÖ 125).

Hunlar, Çin'e yeni bir saldırı düzenlemek için 10 Bin atlıdan oluşan bir orduyla Daijun'a girdilerse de Çin'in küçük savunma birliklerini mağlup etmekten daha fazlasını yapamadılar. Bu durum Hun boylarının ve tabi olan diğer halkların şanyuya bağlılığını da zayıflattı. MÖ 123'de Çin, 6 büyük general komutasındaki 100 Bin kişilik bir orduyla Hunların üzerine yürüdü. Büyük generallerden biri olan Cao Şin, Çin'e sığınan bir Hun yabgusuydu. Hunlar, gelen Çin ordularına karşı başarılı bir mücadeleye girişerek Çin akınlarını durdurmayı başardı. Şanyu Yişişie, Cao Şin'in yabguluğunu alarak emrinde bir görev verip kardeşiyle evlendirdi. Sonrasında ise görüşlerine değer verdiği bir danışmanı olarak yakınında tuttu. Cao Şin'in Şanyu'ya tavsiyeleri, Hun tarihi açısından tarihi bir kırılmaya yol açacaktır.

Cao Şin, Hunların kuzeye çekilmeleri durumunda gelen Çin ordularının Hun topraklarında yorulacağını, böylece hem Çin saldırılarına karşı hazırlık yapmak için zaman bulacaklarını hem de Çin ordusunun güç kaybedeceğini salık veriyordu. Bu hareket tarzı kısmen faydalı olsa bile Hunların güneyde kaybettikleri toprakları geri alabilme olanaklarını tamamen ortadan kaldırıyor, güneyde kaybedilen toprakların Çin'e terk edilmesi anlamına geliyordu. Nitekim MÖ 121'de 10 Bin kişilik bir Çin kuvveti Gansu'ya girerek kenti tümüyle ele geçirdi. Aynı yıl stratejik öneme sahip Çilian dağları da Çin hakimiyetine girdi. Hunlar güneye inip Daijun ve Yenmen'e girdiler. Hun ordusunu karşılamak için gönderilen Çinli kuvvetler Sol Bilge Bey komutasındaki Hun ordusu tarafından tamamen yok edildi. Ancak Gansu kurtarılamadı. Şanyu Yiçişie, Gansu'yu savunmayan Kunye ve Şiutu Beylerine çok kızmıştı. Beyleri yanına çağırdı, ancak öldürüleceklerini düşünen beyler Çin'e sığınma kararı aldılar. Kunye beyi, Şiutu beyini öldürerek tabasını kendisine bağlayıp güçlendi ve 100 Bin kişilik tabasıyla Çin'e sığındı. Gansu'nun kaybedilmesi Hunlar için mağlubiyetle başlayan sürecin çöküş dönemine evrilmesine yol açtı.

Çin, zayıflayan Hunları tümüyle bertaraf etmek amacıyla 100 Bin atlıdan oluşan bir kuvveti Hun topraklarına gönderdi (MÖ 119). Çanyu Yiçişie, Gobi Çölü'nün kuzeyine konuşlanarak Çin kuvvetlerinin karşısına çıktı. Ancak Hun ordusu doğudan ve batıdan ağır kayıplar alarak Çin ordusu tarafından kuşatıldı. Şanyu, yanında birkaç yüz atlıyla kuşatmayı yarıp geri çekildi. Ancak ardında bıraktığı Hun ordusu Çin ordusu karşısında ağır bir bozguna uğradı. 80-90 Bin Hun Çin kuvvetlerince öldürüldü (12).

Savaş alanından kaçan Şanyu'ya uzun süre ulaşılamamıştı. Öyle ki öldü sanıldığından Sağ Luli bey kendisini Şanyu ilan etmişti. Yiçişie ortaya çıkınca makamına tekrar geçti. Alınan ağır mağlubiyetler üzerine Çin ile barış kaçınılmaz hale gelmişti. Şanyu, Çin'e elçi göndererek barış yapmak istediğini bildirdi. Ancak gelen Çin elçisi Hunların Çin'e bağlanmalarını teklif etti. Bu teklife tahammül edemeyen Şanyu, Çin elçisini öldürdü. Bunun üzerine Çin, yeniden Hunların üzerine saldırmayı düşünse de Çin generali Çubing'in ölümü üzerine Çinliler bir süre Hunların üzerine ordu görevlendirmedi.

Vuvey Dönemi (MÖ 114-105)

Yiçişie'nin ölümü sonrasında yerine Vuvey geçti (MÖ 114). Çin saldırıları birkaç yıl kadar ara vermişti. Bu süre zarfında Çin, güneyindeki düşmanları Yueleri mağlup ederek bir anlamda cepheyi daralmış oldular. Hunlar dışındaki tüm tehditler bertaraf edilmişti. Hunlar ise zayıflamış ancak halen bir tehdit olarak Çin dış politikasının ana unsuru durumundaydı. Bu süre zarfında 15 Bin kişilik bir Çin ordusu Hun topraklarına girmiş ancak kimseyle karşılaşmamışlardı. (13)

Çin İmparatoru, 180 Bin kişilik muazzam bir orduyla Şuofang'a girdi. Hunlara elçi gönderip "Ya güneye gelip savaşın, ya Çin'e tabi olun. Yoksa kuzeydeki acı topraklarda saklanarak ölürsünüz" diyerek meydan okudu. Şanyu, Çin elçisini bu küstah meydan okumaya cüretle karşılık verip Çin elçisini öldürdü. Çin, Hunların bu tavrına karşılık vermedi. Hunlar ise onurlu bir barış için Çin sarayına bir elçi daha gönderdi. Ancak güçlenen ve genişleyen Çin, eskisi gibi Hunlara vergi vermek niyetinde değildi. Bilakis, Hunları tabası olması dışında barış için herhangi bir teklifi söz konusu bile etmiyordu. (14)

Çin, kuzey-doğu hattında genişleyerek Kore'yi hakimiyeti altına aldı. Batıda ise Jiuçun Şehrini kurup Hunlar ile Tibetliler arasındaki irtibatı kesti. Hunlara karşı da Vusunlar (Moğollar) ile yakın ilişiler kurdular. Vusun beyine Çinli bir prenses gönderildi ve Hun topraklarını Şuanley bölgesine kadar Çin'e kattığını ilan etti. Kuzeye çekilen Hunlar, Çin'in bu hamlelerine herhangi bir karşılık veremediler.

Vuvey, Çin'in barışçıl politikalardan tümüyle vazgeçtiğini anlamıştı. Çin'in Hunları dikkate alması ve yeniden vergi ödemesi için Hunların güçlenmeleri ve Çin için tehdit oluşturmaları gerekiyordu. Hakimiyeti döneminde iyice güç kazanmadan Çin'e karşı koymanın mümkün olmadığını bilen Şanyu, Çinlerin Hun topraklarında ilerlemesine karşı koymadı. Öyle ki; Çin elçilerinin Hun geleneklerine saygısızlık ederek Şanyu'nun otağına girmek için bastonlarını bırakıp yüzlerini boyamayı reddediyorlardı. Şanyu, buna rağmen elçilerle görüşmek için otağının dışına çıkarak barış görüşmeleriyle zaman kazanmaya çalışıyordu. Çin elçisi barışın sağlanabilmesi için Şanyu'nun oğlunu Çin'e teminat olarak göndermesi şartını öne sürdü. Bu teklif, tıpkı Toman'ın oğlu Mete'yi Yüecilere teminat olarak göndermesi gibi karşı tarafın üstünlüğünü kabul etmek anlamına geliyordu. Elçilere herhangi bir yaptırım uygulamadan teklifleri geri çeviren Şanyu, zaman kazanmak için soylu bir Hunluyu Çin'e elçi olarak göndererek barış görüşmelerini devam ettirdi. İhtiyacı olan zamanı kazanıp hazırlıklarını tamamlayan Vuvey, Çin'e gönderdiği elçinin hastalanıp ölmesini bahane ederek ordusuyla Çin'in üzerine yürüdü. Ancak Şuofang'ın doğusunda konuşlanan güçlü Çin ordusunu mağlup edemedi. Vuvey'in bu hamlesi Çin'e karşı gösterilen son ciddi mukavemet olmuştur.

Canlişu Dönemi (MÖ 105-102)

Vuvey'in vefatından sonra yerine küçük yaştaki oğlu Canlişu geçti. Çin, Hunlar arasında iç karışıklık çıkartmak amacıyla faaliyetlere giriştiler. İmparator, Şanyu'ya baş sağlığı için bir elçi görevlendirirken diğer taraftan taht kavgası çıkartmak amacıyla Sağ Bilge Bey'e de bir elçi gönderdiler. Bu elçi yoldayken ele geçirilip tutuklandı. Hunların tutsak ettiği Çinli elçi sayısı 10'a ulaşmıştı. Aynı şeklide Çin'de de 58 hun elçisi tutuklu bulunuyordu (15).

Genç  Şanyu Canlişu hırslı ve Çin'e karşı saldırgan bir tutum içerisindeydi. Diğer taraftan Şanyu'ya bağlılık zayıflamış, ihtilalle Şanyuluğu ele geçirmek isteyenler ortaya çıkmıştı. Ayrıca MÖ 103'de çok ağır bir kış yaşandı. Giderek kuzeye çekilmiş olan Hunlar, kışı daha çetin geçtiği bu coğrafyada tabiat şartlarının da ağırlığı nedeniyle zor bir dönem yaşadılar. Siyasi istikrarsızlığın yanında hayvanların kırılması, açlığın ortaya çıkması Hunların idari yapısında da zafiyete yol açtı. Sol Bilge Bey, Şanyu'yu öldürmek ve yerine geçmek için harekete geçti. Çin'e elçi gönderip 20 Bin kişilik bir Çin ordusunun bölgeye gelmesini istedi. Çin'in gönderdiği kuvvetler Hun topraklarına girdiler. Ancak durumdan haberdar olan Şanyu, 80 Bin kişilik kuvvetle harekete geçip Sol Bilge Bey'i ele geçirdikten sonra Çin ordusunu mağlup etti. Şanyu ardından Şouşiang kalesine saldırdı ancak netice alamadı. Ertesi yıl ise hastalanarak vefat etti (MÖ 102).

Goulihu Dönemi (MÖ 102 - 101)

Zaten küçük yaşta tahta geçen ve kısa süre sonra hayatını kaybeden Canlişu öldüğünde çocuğu bebek yaştaydı. Amcası Sağ Bilge Bey Goulihu başa geçti. Hunların kuzeye çekilmesi üzerine Hun topraklarını ilhak eden Çin, buralarda kaleler kurmaya başlamıştı. Günümüz Moğolistan'ının Kerülen kıyılarına kadar genişleyen Çin toprakları, Hunların ilerleyişini Çin'e ulaşmadan engelleyebilecek hale geldi. Hunlar önceleri kalelerin yapımına engel olmak ve yapılan kaleleri dağıtmak amacıyla harekete geçse de Çin'den gelen büyük bir ordunun bölgeye ulaşmasıyla geri çekilmek zorunda kaldılar.

Çin'e karşılık vermek amacıyla Fergana'yı ele geçiren Çinli komutan Erşi Generali'ne dönüş yolunda saldırmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Goulihu, o kış hastalanıp yeğeni Canlişu gibi vefat etti.

Judihou Dönemi (MÖ 101 - 96)

Goulihu'nun vefatı üzerine kardeşi sol bilge bey Judihou Şanyu oldu. Genç sayılacak bir yaşta tahta geçen yeni Şanyu, Çin'e karşı koyabilmek amacıyla kardeşi Vuvey gibi zaman kazanmak için Çin'e karşı mutedil bir politika izledi. Öyle ki; Çin imparatoru bir fermanla İmparator Gao'nun intikamını aldıklarını ilan ederken Judihou, "Ben çocuğum, Çin göğün oğlu, bizim ağabeyimizdir. Onu gözetlemeye nasıl cüret ederim" diyecek kadar yumuşak bir dış politika izlemişti. Tutuklu bulunan Çin elçilerini de serbest bırakan Şanyu, Çin'den gelecek olası bir saldırıyı geciktirmeye, güçlü bir ordu toplayabilmek için zaman kazanmaya çalışıyordu. Bu politikayı okuyan Çin, zaman kaybetmeden 30 Bin kişilik bir kuvvetle Hunların üzerine yürüdü. Şanyu, eş değer bir kuvvetle Çin ordusuna karşılık verdi. Ağır kayıplar verseler de Çin ordusunu dağıtmayı başardı. Öyle ki her on Çinli askerden yedisi öldürülmüştü.

Hunların bu beklenmedik zaferi Çin'i daha güçlü bir kuvvet toplamaya sevk etti. İkinci kez gelen Çin orduları daha kuvvetli olsalar da Judihou'da tahmin ettiklerinden çok daha güçlü bir orduyla karşılarına çıktı. Bu kez Hun kuvvetleri öyle ağır bir üstünlüğe sahiptiler ki Çin'e geri dönebilenlerin sayısı sadece 400 kişiydi (16).

MÖ 97'de, o güne kadarki en kalabalık Çin ordularından biri yola çıktı. 220 Bin askerden oluşan Çin birlikleri Hunlara karşı son darbeyi vurmak üzere harekete geçtiler. Şanyu, 100 Bin askerle Tula'nın güneyinde konuşlandı. 10 günden fazla süren çarpışmalarda her iki tarafta tam olarak galibiyeti elde edemedi. Ancak Çin geri çekilmek zorunda kaldı ve Hunlar başarılı bir savunma savaşı gerçekleştirmiş oldular.

Çin, son başarısız seferi üzerinden sonraki beş yıl boyunca tekrar bir kuvvet gönderemedi. Bu süre zarfında Hunlar yeniden güçlenme fırsatı buldular. Şanyu Judihou ise bu savaştan kısa bir süre sonra vefat etti.

Hulugu Dönemi (MÖ 96 - 85)

Hulugu, babasının veliahtı ve sol bilge beyi olarak Şanyu oldu. Tulu ırmağındaki son muharebenin ardından gücünü toparlama fırsatı bulan Hunlar, MÖ 90'da Shanggu ve Vuyuan'a sefer etti. Hunların Çin komutanları öldürüp kuvvetlerini dağıtması üzerine İmparator, Erşi Generali'ni emrinde 70 Bin kişilik bir kuvvetle Hunların üzerine gönderdi. Ayrıca biri 30 Bin, diğeri 40 Bin kişilik bir kuvvet daha yola çıkmıştı. Çin kuvvetlerinin yaklaştığının öğrenilmesi üzerine Sol Bilge Beyi Tulu ırmağını geçip Douşian Dağı'nda konuşlandı. Şanyu ise emrindeki seçkin kuvvetlerle Guju Irmağını geçti. İlk çarpışma Tulu ırmağı yakınlarında oldu. 9 gün süren şiddetli çarpışmaların ardından her iki tarafta ağır kayıplar verdiler. Ancak Çin ordusu Hunların savaş yöntemlerini öğrenmiş ve onlara karşı kullanmakta ustalaşmıştı. Zira Çin'e sığınan Hunlular bu savaşta önemli rol oynamışlardı. Nihayet en kalabalık kuvvetlerin başında bulunan Erşi Generali, yorulan ordusunu toparlamak için Hangay Dağlarına çekildi. Bunu öğrenen Şanyu, 50 Bin kişilik ordusuyla Çin ordusunu kuşattı ve Erşi Generali'ni teslim olmaya zorladı. Çin'de ki iç karışıklıklar nedeniyle ailesinin tutuklandığını öğrenen general, teslim olarak Hunlara sığındı. Şanyu, bu ünlü generale hürmet gösterdiği gibi kızıyla evlendirdi, sonrasında ise fikirlerine değer vererek yanında tuttu (17).

Hulugu, MÖ 89'da Çin'e elçi göndererek ilişkileri yumuşatmaya çalıştı. Gönderdiği mektupta "Güneyde Büyük Çin, kuzeyde kudretli Hun vardır. Hun, Göğün Oğlu'nun kibirliği oğludur, küçük kaideler için kendisini zahmete sokmaz. Bugün Çin ile aramızda büyük bir geçit açmak, Çin sarayından bir kızı eş olarak almak istiyorum." diyerek barış tesis etmeye çalıştı.  Mektuba karşılık Çin'den gelen elçi, Çin'de yaşanan bir olaya atıfla Hunlara hakaret edince tutuklandı. Bunun üzerine barış denemesi yine başarısızlıkla sonuçlandı (18).

Şanyu, ünlü Çin komutanı Erşi Generali'ne karşı hep hürmetle davranıp fikirlerine değer verdi. Ancak bu durum diğer Hunlu komutanların hoşuna gitmiyordu. Komutanlardan Vey Lü, Şanyu'nun Kamına (Şifacısı) bir takım sözler söyleterek Erşi Generali'nin öldürülmesini sağladı. Ardından geçen birkaç yıl boyunca Hun topraklarında ağır geçen bir kış dönemi başladı. Aylarca yağan kar nedeniyle hayvanlar kırıldı, insanlar hastalıklarla boğuştu, ürün çıkmadı, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Şanyu, olanları Erşi Generali'ne karşı yapılan haksızlığa yorarak generalin anısına bir tapınak inşa ettirdi.

Hulugu Şanyu, MÖ 85'de Çin'e elçi gönderecekken öldü. Hulugu, vefatından önce yerine oğlunun değil kardeşi Sağ Luli Beyi'nin geçmesini salık vermişti. Ancak Vey Lü gibi bir kısım komutanlar bir araya gelip Hulugu'nun eşiyle plan yaptılar ve Şanyu yaşıyormuş gibi gösterip bir buyruk yayınladılar. Bu yolla Sol Luli Beyi Huyandi Şanyu olarak tahta çıkartıldı  (17).

Huyandi Dönemi (MÖ 85 - 68)

Yeni Şanyu, ilk iş olarak Çin'e elçi gönderip barış teklifini iletti. Diğer taraftan taht mücadelesinde kaybeden Sol Bilge Bey ve Sağ Luli Bey halklarıyla birlikte güneye inerek Çin'e tabi olmak istediler. Ancak başaramayabileceklerini düşünerek önce Vusunlara sığınmayı düşündüler. Şanyu durumdan haberdar olunca Hun birliğinden ayrıldılar. Şanyu'nun yaşının küçük olması dolayısıyla Hunların idaresini Şanyu'nun annesi üstleniyordu. Buna rağmen Hun orduları Çin topraklarına girerek Dai'ye saldırdılar. Hun halkı Şanyu'nun yaşının küçük olması ve Çin'den gelecek saldırılar nedeniyle tedirgindi. İsyancı beylerden Vey Lü, Çin sınırına yakın Hun bölgelerinde şehirler kurarak savunma yapılmasını önerdi. Bu öneri önce ciddiye alınıp şehir inşasına başlansa da faydası olmayacağı anlaşıldığından vazgeçildi. Olası Çin saldırısına karşı mutedil bir politika izlemek amacıyla esir tutulan Çinli elçilerden ikisi Çin'e geri gönderildi (20).

Huyandi, MÖ. 80 yılında kaybedilen Hun toprağı Gansu'ya sefer düzenledi. 20 Bin atlıdan oluşan kuvvetler ağır bir mağlubiyete uğrayarak ordunun neredeyse yarısı kaybedildi. MÖ 78'de tekrar Gansu'ya taarruz etmeye çalışsalar da başarılı olunamadı. Bu son taarruzlardan sonra Hunlar, Gansu'dan tamamen vazgeçtiler ve tekrar taarruz edemediler (21).

Hunlar, güneydeki bölgelerden tamamen vazgeçip kuzeye çekilmeye başladılar. Diğer taraftan Çin'de kuzey hattı boyunca topraklarını genişletti ve ileri karakol-kaleler ile Hun akınlarına karşı pek çok önlem aldılar. Bu önlemler neticesinde Hunların Çin topraklarına saldırıları önemli ölçüde engellendi.

Çin'e karşı başarısız seferlerin yanında Hunların batı komşuları Vusunlar da bir taraftan Çin topraklarına saldırıyor diğer taraftan Hunlarla mücadeleye girişiyorlardı. Şanyu Huyandi, Vusunların Hun mezarlarını açtıkları ve Hun büyüklerinin ölülerine hakaret ettiklerini öğrenip Vusunlar üzerine yürüdü. Vusunlar, Hun saldırılarına karşı koyamayınca Çin'den yardım istediler ancak herhangi bir yardım görmediler.

MÖ 72'de Çin, 
Büyük Hun Seferi'ni başlatarak, Vusunların da desteğiyle 5 büyük komutan ve 200 Bin atlı ve çevik kuvvetten oluşan orduyla Hun topraklarına girdi. Komutan Çang Hui komutasındaki kuvvetlerle birleşen Vusunlar, Sağ Luli Beyine saldırıp 39 Bin Hunluyu esir edip 700 Bin üzerinde hayvanı ele geçirdiler. Bu kayıp o güne kadar Hunların aldığı en ağır darbe olmuştu. Öyle ki Hunlar, Devletlerinin yıkılmasından Vusunları (Moğollar) sorumlu tutmuşlardır (22).

Şanyu Huyandi, aldığı mağlubiyetten sorumlu tuttuğu Vusunlar üzerine sefere. Amacı Vusunlara da aynı şekilde ağır bir kayıp verdirmekti ancak yolda başlayan ağır kar yağışı Hun ordusunu telef etti. Bir günde yaklaşık 25cm kar yağmış, insanlar ve hayvanlar donarak ölmüşlerdi. Hun ordusundan geriye yalnızca her on kişiden biri sağ olarak dönebilmişti. Hunların içine düştüğü zor durumu öğrenen Dingling'ler kuzeyden, Vusunlar batıdan, Vuhuanlar da doğudan Hun topraklarına saldırdılar. Hun halkının onda üçü saldırılardan ve açlıktan hayatını kaybetti. Tabi olan halklar birer birer Hun konfederasyonundan ayrıldılar. Öyle ki; Çin, Hunların üzerine sadece 3 Bin kişilik bir kuvvet göndererek kalan Hun birliklerini dağıttı. Hatta Çinliler, Hunları tehdit olarak görmediğinden sınırdaki kaleleri bile boşalttılar.

Huyandi, hakimiyetinin 17. yılında vefat etti ve yerine kardeşi Sol Bilge Bey Şulüçuançu geçti.

Şulüçuançu Dönemi (MÖ 68 - 59)

Yeni Şanyu, Çin'in sınır kalelerini boşalttığı haberini alınca Çin topraklarına girmek için harekete geçti. Çin sınırına yakın bir bölgede av tertip ederek fırsatını bulduklarında Çin topraklarına gireceklerdi. Ancak Hun ordusundan kaçan üç atlı, Çin'e sığınıp Hunların niyetini açık ettiler. Saldırıya karşı önlem alan Çin kuvvetleri, Hunlar saldırıya geçmeden harekete geçip Hunlu kuvvetleri bertaraf ettiler. Art arda yaşanan mağlubiyetler neticesinde artık Hun Boyları da Çin'e bağlanmaya başlamışlardı. Önceden ülkenin doğu topraklarına yerleştirilen Hun boyu Şirular halkı ve sürüleriyle birlikte Çin'e sığındılar.

Diğer taraftan yine Hunlara bağlı olan Doğu Türkistan bölgesindeki şehir devletleri birleşip Hunlar aleyhine ayaklandılar (MÖ 67). Turfan bölgesini ele geçirip beyini ve halkını oradan uzaklaştırdılar. Bu duruma hiddetlenen Şanyu, 20 Bin kişilik bir kuvvetle Doğu Türkistan'a sefer etti. Ancak iki yıl boyunca devam eden pek çok çarpışma neticesiz kaldı ve başarılı olamadı. Doğu Türkistan ve Turfan da Gansu gibi Hun hakimiyetinden çıktı.

Hunlar değil Çin ile mücadele etmek, komşularından gelen küçük ölçekli saldırılara karşı bile savunmasız duruma geldiler. MÖ 64'de Dingling'ler üç yıl boyunca Hun topraklarını yağmaladılar. Şanyu, her şeye rağmen son imkanlarıyla 100 Bin kişilik bir ordu toparlamayı başardı. Amacı Çin'e saldırıp yeniden güç kazanabilmekti. Ancak yine ordudan bir asker kaçıp Çin'e sığınarak Hunların planını açık etti. Çin, muhbirlik eden Hunlu hainleri ödüllendirip yüksek rütbeler vererek istihdam ediyordu. Bunu bilen Hunlu askerler, kendi istikballeri için bütün bir Hun ordusunun yok olması pahasına muhbirlik yapmaktan imtina etmiyorlardı. Şanyu, bu durumdan habersiz olsa da Çin sınırına girmek üzereyken ağır bir hastalığa yakalandı. Kan kustuğunu farkeden Şanyu seferi iptal ederek geri döndü. Daha sonra Çin'e elçi göndererek barış yapmak istese de cevap gelmeden vefat etti (MÖ 60).  

Huhanye Dönemi (MÖ 59- 31)

Şulüçuançu hastalanınca kurultay toplandı. Şanyu'nun ilk hatunu olan Cuançu Hatun, Sağ Bilge Bey ile gizlice temas kurdu. Sağ Bilge Bey, Lougçeng'de ki kurultaydan ayrılırken Cuançu Hatun, Şanyu'nun çok hasta olduğunu, uzağa gitmemesini söyledi. Birkaç gün sonra Şanyu ölünce Cuançu Hatun, siyasi entrikalarla Sağ Bilge Bey Tuçitang'ı Voyançudi Şanyu ünvanıyla tahta geçirdi.

Tuçi Şanyu, ilk iş olarak Çin'e elçi gönderip barış görüşmelerini başlatmak istedi. Ardından Şulüçuançu'ya yakın olan mevki sahibi beyleri gaddarca öldürüp oğulları, kardeşleri ve diğer yakınlarını da tasfiye etti. Yerlerine oğullarını ve kendine yakın olanları atayarak hakimiyetini sağlamlaştırmaya çalıştı. Eski Şanyu'nun oğlu Jihouşan, üvey annesinin entrikaları neticesinde tahta geçememişti. Yeni Şanyu tarafından öldürüleceği kaygısıyla kaynatası Vuçanmu'ya sığındı. Vuçanmu Hunlara tabi olmuş Vusun (Moğol) halkındandı. Vusunlardan aldığı destek neticesinde 40-50 Bin kadar kadar kuvvetle kendisini Huhanye ünvanıyla Şanyu ilan edip Voyançudi üzerine sefer etti. Tuçi, Huhanye'nin saldırısı karşısında kardeşi Sağ Bilge Bey'den yardım istese de; ağabeyine halkın kendisini sevmediğini, yardım etmeyeceğini, yardım görmek içinde kendisine gelmemesini söyledi. Bunun üzerine Tuçi intihar etti ve Hun tahtına Huhanye geçti (MÖ 58).

Huhanye, Hunların Çin'e karşı mukavemet gösteremeyeceği düşüncesiyle mutedil bir politika izledi. Bu politikaya göre Hunların ayakta kalabilmesi için Çin'e bağlanması elzemdi. Bu politika doğrultusunda askeri faaliyetleri azaltıp ordusunu dağıttı. Mutedil politikalarına destek bulmak için, siyasetle ilişiği bulunmayan ağabeyini Sol Luli Beyi yaptı. Diğer taraftan Sağ Bilge Beyi'ne tabi olanlara da beylerini öldürmelerini emretti. Ancak Huhanye, arzu ettiği politikaları gerçekleştiremedi. Hakkında ölüm emri verdiği Sağ Bilge Bey, Huhanye aleyhtarı beylerle birleşerek Ricu Beyi Baoşutang'ı intihar eden eski Şanyu'ya atfen 
Tuçi ünvanıyla Şanyu ilan etti (MÖ 58). Tuçi, topladığı birliklerle zaten ordusunu dağıtmış olan Huhanye'yi mağlup edip otağını ele geçirdi ve oğullarını Sağ ve Sol Luli Bey yaptı.

5 Şanyu Dönemi (MÖ 58 - 54)

Huhanye'ye karşı önlemler alan Tuçi, 40 Bin kişilik bir kuvveti doğuya konuşlandırdı. Ancak tahtı ele geçirme niyetinde olan yalnızca Huhanye değildi. Ülkenin batısında vazifeli olan Hujie Beyi, bir kısım destekçiler bularak Sağ Bilge Beyi'ne iftira atıp tahta geçmek istediğini, Tuçi'nin oğlunun da buna destek olduğunu yaydılar. Tuçi, bu iftiraya kanıp Sağ Bilge Beyini ve oğlunu öldürttü. Ancak bunun iftira olduğunu öğrenen Şanyu, sorumlu gördüğü kişileri öldürttü. Hujie Beyi de telaşa kapılarak kendisini Hujie ünvanıyla Şanyu ilan etti. Ortaya çıkan siyasi keşmekeşten istifade eden Yujian Beyi Çeli, ve Vujie komutanı Vujie ünvanıyla kendilerini Şanyu ilan ettiler. Tuçi, eski Şanyu Huhanye'den başka kendisini Şanyu ilan eden üç diğer kişiyle de mücadele etmek zorunda kaldı.

Tuçi, bizzat komuta ettiği orduyla Çeli üzerine yürüdü. Başka bir ordusunu da Vujie üzerine gönderdi. Her iki rakibi de yenilip kuzeye kaçtılar ve burada Hujie ile ittifak kurdular. Ortak kararla Çeli'nin Şanyu'luğunda ittifak edip kuvvetlerini birleştirdiler. Tuçi, 40 Bin kişilik ordusuyla Çeli üzrine yürüdü, 40 Bin kişilik bir diğer kuvveti de Sol Büyük General komutasında doğuya, Huhanye üzerine sefere gönderdi.

Tuçi, Çeli'yi mağlup etti ancak Huhanye üzerine gönderdiği kuvvetler mağlup oldu. Kesin sonuç almak için komuta ettiği 60 Bin kişilik ordusuyla Huhanye üzerine yürüdü. Ancak Huhanye'nin 40 Bin kişilik ordusu karşısında başarılı olamayan Tuçi, aynı unvanı taşıdığı Tuçitang gibi intihar etti (MÖ 56). Tuçi'ye bağlı olan halklar güneye inip Çin'e sığındılar. Çeli ise Huhanye'ye tabi oldu. Diğer taraftan Huhanye'ye bağlı olan Sol Büyük General de Çin'e sığındı. Çin, kendisine sığınan Hunları yine Hunlar aleyhine kışkırtarak iç karışıklıkları körüklüyordu. Bu doğrultuda güneye kaçan Vujie komutanını Şanyu ilan ettirdi. Huhanye, bu komutanı yakalayıp öldürdü.

Huhanye, pek çok rakibini alt etmeyi başarmıştı. Ancak taht kavgalarının sonu gelmedi. İntihar eden Tuçi'nin kuzeni olan Şiuşun Beyi, yanındaki birkaç yüz atlıyla Huhanye'nin bir kısım kuvvetini alt ederek Hun topraklarının batısında kendisini Runcen unvanıyla Şanyu ilan etti. Huhanye'nin ağabeyi Hutuvusi de doğuda Çiçi unvanıyla kendi Şanyuluğunu ilan etti. Çiçi, önce Runcen'i mağlup edip ortadan kaldırdı ve ordusunu kendi kuvvetlerine kattı. Ardından Huhanye'ye saldırarak mağlup etti. Böylelikle taht mücadelesinin kazananı Cici oldu. Huhanye ise güneye inerek Çin'e sığındı (23).

Huhanye, Şanyuluğundan beri Çin ile iyi ilişkiler geliştirerek Hun topraklarında sulhu sağla amacı güdüyordu. Mahiyetindeki beylerin itirazlarına rağmen Çin'in eskisinden daha kuvvetli, Hunların ise eskisi kadar kuvvetli olmadığını, Hunların yeniden güçlenene kadar Çin ile sulh politikası yürütmesi gerektiğini savunuyordu. Huhanye beylerin itirazlarına şöyle karşılık verdi;

"Güçlü ve zayıf zamanlar var. Bugün güçlü olan Çin. Vusunlar, Şehirler, Devletler Çin'e tabi oldular. Jutihou Şanyu'dan beri Hunlar günden güne budandı, tekrar toparlanamadı. Gücün önünde eğilmezsek bir gün bile sükunete erişemeyiz." (24)

Huhanye, halkını Çin'e yakın yerlere göç ettirdi ve oğlunu Çin sarayına rehine olarak gönderdi. Aynı şekilde Cici Şanyu da oğlunu saraya rehine olarak göndermişti. Çin, bir taraftan kuzeyde hüküm süren Cici ile sulh ederken diğer taraftan muhalif duruma düşen devrik Şanyu'ya itibar göstererek destekledi. Hatta Çin'e ziyaretinde Huhanye'ye farklı bir protokol uygulayarak Çin sarayındaki beylerin üzerinde bir makam tesis etti.

Cici, Huhanye'nin Çin'e tabi olduğunu ve kendisine karşı bir tehdit oluşturmayacağını düşünüyordu. Huhanye'nin emrinde olan Tuçi'nin küçük kardeşi, ağabeyinin askerlerinden 50 bin kişilik bir ordu kurarak kendisini Yilimu unvanıyla Şanyu ilan etti. Cici, Yilimu'yu mağlup etti ancak Çin, her zaman olduğu gibi iktidar kavgasında zayıf olanın tarafında yer alarak gücü dengelemeye, iç savaşın devam etmesini sağlamaya gayret ediyordu. Cici, Huhanye'ye karşı güç kazanmak için Moğol kökenli olan Vusunlarla ittifak etmek üzere elçi gönderdi. Vusunlar, Çin'e karşı yaranmak için gelen elçiyi öldürüp başını Çin valisine gönderdi. Olanlara hiddetlenen Cici, Vusunlar üzerine yürüyüp ordusunu dağıttı. Ardından kuzeye yönelip Vujieleri kendine tabi hale getirdi. Yine kuzeyde bulunan Dinglingleri ve doğuda Kırgızları hakimiyeti altına aldı. Huhanye her ne kadar güneye yerleşip Çin'in desteğini almışsa da Cici, kuzeyde yeniden güç kazanıp Dingling ve Kırgız gibi Türk boylarını hakimiyeti altında birleştirip doğuda Moğol asıllı Vusunları mağlup ederek topraklarının önemli kısmını ele geçirmişti.

Cici, Çin'in Huhanye üzerinden yürüttüğü politikanın ve kendisine karşı kullandığının farkındaydı. Karşı hamle yapmak üzere, bir anlamda sulh halini bozduğunu ilan etmek amacıyla Çin sarayına gönderdiği rehine oğlunu geri istedi. Bir görevliyle Çin'den gelen oğlunu teslim alan Cici, yanında gelen Çinli görevliyi de öldürdü (MÖ 54).

Huhanye, bir yolunu bulup Çin'in desteğini alarak Kuzey'e çekilme politikasını Çin'e kabul ettirdi. Çin İmparatoru, bu kararın bir hata olduğunu anlayıp anlaşmayı yapan görevlilerin cezalandırsa da anlaşmadan geri adım atmadı. Huhanye, hem gücünü toplamış ve halkını huzura kavuşturmuş hem de Hun topraklarının kuzeyine yerleşerek Çin ile iyi ilişkilerini devam ettirmeyi başarmıştı. Cici ise Huhanye'nin yeniden güçlenmesi ve kuzeye gelmesiyle zor duruma düştü. Doğuda meskun başka bir Türk boyu olan Kanglılar, Vusunlar baskılarına karşı Cici ile ittifak kurma yoluna gittiler. Böylece Cici, Huhanye'den uzaklaşacak, Vusunlara karşı da Kanglılar ile ittifak yaparak güçlenecekti. Ancak planlandığı gibi olmadı. Cici, halkıyla birlikte Kanglı Beyliğine göç ederken ağır hava şartları nedeniyle büyük kayıplar verdi. Öyle ki, yola çıkan onbinlerce kişiden yalnızca 3 bin kişi Kanglıya varabilmişti. Halkı ve ordusu neredeyse yok olan Cici, Çin'in gönderdiği kalabalık bir ordu tarafından yok edildi (25).

Huhanye, Cici'nin ölmesi üzerine tüm ülkenin idaresini yeniden ele aldı. Ayrıca İmparatorun sarayından bir kız ile evlenmek, eskiden olduğu gibi barışı akrabalık bağıyla güçlendirmek istediğini iletti.  Çin, uzun süredir Hunlarla heçin (evlilik ile sulh) sistemi işletmiyordu. İmparator Yuan, Huhanye'nin teklifini kabul etti ve saraydan iyi bir ailenin kızını Huhanye'ye gönderdi. Buna çok sevinen Huhanye, Çin'e mektup göndererek güneye inmek, Çin ile ağabey-kardeş gibi yaşamak ve Çin sınırlarını korumak istediğini iletti. Çin'in kuzey sınırlarında asker bulundurmadan kuzey güvenliğinin tümüyle Hunlara emanet edilmesini talep etti. Çin İmparatoru, önce bu teklife olumlu yaklaşsa da saray muhafızı Hou Ying, karşı çıktı. Hunlara böyle bir imtiyazın verilmesini tehlikeli bulan Ying, pek çok neden sıraladı. Bu nedenlerden birkaçı oldukça dikkat çekicidir;

"Doğudan batıya 1000 küsur li uzanan yerlerde otlar, ağaçlar, av hayvanları çoktur. Buralar Modu'nun (Mete Han) yeriydi, ok-yay yaptı, sınırlarımızı geçti. Çin sınırındaki setlerin yapılmasının bir nedeni Hunların saldırılarını engellemek içindi. Şimdi bu setlerin Hunlara emanet etmek tehlikelidir. Diğer nedeni Çin sınırındaki halkın kaçmaması içindi. Buradaki halk köle gibi yaşayıp korku ve acı içindedir. Hun memleketinde huzur varmış diye kaçanlar olacaktır." (26)

İmparator, generali Şu Jia ile Huhanye'ye iltifat dolu bir yanıt  göndererek setlerin Çin'den kaçmak isteyenleri engellemek için olduğunu, kabul etmediği için kendisini "suçlamaması gerektiğini"  iletti. Huhanye ise İmparatora; "Göğün Oğlu'nun bakanı bana söyledi, pek kıymetli" yanıtını verdi. (27)

Huhanye döneminde Hunlar ağır iç karışıklıklar yaşamış, ancak Çin ile yürütülen politikalar neticesinde huzur sağlanmıştı. Huhanye, hakimiyetinin 28. yılında öldü (MÖ 31). Ölümünden önce yerine Çuançu Hatun'dan olan küçük oğlu Jumoçe'yi geçirmeyi düşünüyordu. Ancak Çuançu Hatun, ülkedeki sulhun büyük çabalarla sağlandığını, oğlunun küçük olduğunu ve halkın ona itaat etmeyeceğini, memleketin tehlikeye düşmemesi için büyük oğlunun yerine geçmesini önerdi. Bunun üzerine Huhanye, ileride tahtı Jumoçe'ye bırakması şartıyla büyük oğlu Diaotaomogao'nun tahta geçmesini buyurdu. Vasiyeti üzerine Diaotamogao, Fuculei Ruodi unvanıyla tahta çıktı.

Fuculei Dönemi (MÖ 31 - 20)

Fuculei, tahta çıktıktan sonra Çin ile sulhu tazelemek amacıyla oğlunu rehine gönderip saraydan eş aldı. Sulh, Huhanye dönemindeki gibi devam ettirildi. Şanyu, ilerleyen yıllarda Çin'e elçi gönderip hediyeler sundu. Ancak Çin'e gönderilen elçi, Çin'e sığınmak istediğini, geri gönderilmesi halinde intihar edeceğini söyledi. Bu durum İmparator'un meclisinde istişare edildi. İmparator, önce kabul etse de Hunlarla ilişkilerin bozulacağı düşüncesiyle reddedildi. Hun elçisi, talebinin kabul edilmediğini anlayınca çok hasta olduğunu ve ne söylediğini hatırlamadığını iddia ederek ülkesine geri döndü. Fuculei, elçinin görevine devam etmesini salık verse de Çinli elçilerle görüşmekten men etti. Bunun dışında Fuculei dönemi sulhun devam ettiği bir dönem olarak kayda geçmiştir.

Fuculei'nin vefatından sonra yerine kardeşi Jumişu, Şouşie Ruodi unvanıyla Şanyu oldu. Şouşie yönetimi 8 yıl sürdü. MÖ 12'de Çin'e giderken yolda hastalanarak öldü. Ardından gelen Jumoçe, Çeya Ruodi unvanıyla başa geçti. Çeya Şanyu da MÖ 8'de ölünce yerine kardeşi Vuculiu Ruodi unvanıyla şanyu oldu.

Vuculiu Dönemi (MÖ 8 - MS 13)

Vuculiu, tahta geçtikten sonra Çin'e tabiiyeti ve sulhu yinelemek üzere oğlunu saraya rehin gönderdi. Çin, daha önce kuzeydeki Hun topraklarını ele geçirme gibi bir politika gütmemişti. Güneyde Gansu , Turfan ve Doğu Türkistan bölgeleri Çin'in eline geçmişti ancak Modu döneminden beri sahip olunan topraklar Hunların elindeydi. Bu topraklardaki ormanlar ok yapımında kullanılan çok kıymetli ağaçlar barındırıyordu.

Çin İmparatoru'nun dayısı olan Hızlı Atlılar Generali Vang Gen, Hun topraklarındaki kıymetli ormanların ok yapımında kullanılması durumunda Çin'in büyük avantaj elde edeceğini düşündü ve bu bölgenin Hunlardan barış yoluyla alınabileceğini öne sürdü. Ancak bu teklifi İmparator yapar ve reddedilirse itibarı zedeleneceğinden bu talebi Şiahou adlı bir görevliyle Hunlara iletti.

Elçi, bu teklifi Şanyu'ya ilettiğinde Vuculiu, talebin elçinin fikri mi yoksa İmparatorun dileği mi olduğunu sordu. İmparatorun buyruğu olduğunu öğrenince istenilen topraklarla ilgili tahkikat yaptıktan sonra şu yanıtı verdi;

"Babadan oğula beş nesil Çin bizden toprak istemedi. Hunların batı sınırındaki beylerin çadır ve arabaları bu dağdaki ağaçlardan yapılıyor. Ayrıca burası ata toprağıdır, kaybetmeye cüretim yoktur"

Ardından İmparatora mektup yazarak durumu bildirdi. İmparator, gönderdiği yanıtta; elçinin söylediklerinin kendi buyruğu olmadığı, elçiyi cezalandırıldığı, bir daha Hunların karşısına çıkmayacağı yanıtını verdi.

Birkaç yıl sonra Şanyu'nun Çin'e rehin gönderdiği oğlu öldü. Çanyu, diğer oğlunu rehine olarak göndererek sulhun devam etmesini sağladı. Ancak Çin'in hunlara yaklaşımı eskisi gibi değildi. Çin, Huhanye döneminden itibaren teba haline gelen Hunlardan eskisi kadar çekinmiyorlardı. Bu nedenle sulh gerekçesiyle Hunlara taviz verilmesi hoş karşılanmaz oldu. Öyle ki; Hun topraklarına saldıran bir Vusun yabgusunu mağlup edip oğlunu rehine olarak alan Şanyu, haklı olmasına Çin'in emri üzerine rehineyi geri göndermiş, itiraz etmemişti.

MÖ 3 yılında Şanyu, Çin sarayına mektup yazarak 5. yıl kutlamalarına katılmak istediğini iletti. Konu İmparator meclisinde tartışılırken genel kanı; Hunların eskisi gibi tehdit olmadığı, onları ağırlamanın Çin hazinesine gereksiz bir masraf olduğu yönündeydi. Ancak Hunlarla iyi ilişkilerin devam ettirilmesini savunan üst düzey bir görevli (Yang Şiong) şöyle dedi;

"Kuzeydeki halkları (Hunları) 5 imparator tabi kılamamış, 3 bey ise kontrol edememişti. Meng Tian'ın 400 bin askeri vardı, Şihe'ya girmeye cesaret edemedi, bunun üzerine sınır olsun diye setler dikildi, böylece Han imparatorluğu doğdu. İhtişamlı Gaozu 300 bin kişilik ordusuyla Pingçeng'da kuşatıldı, İmparator kaçar duruma düştü. İmparatoriçe Gao Hunlara sinirliydi, zayıf oldukları zaman bile Hunlara karşı 100 bin kişilik orduyla savaşmak istenince Ji şöyle demişti; bu ne saçma düşünce! Atalarımız kuzeyde kurt gözlerken mutlu mu oldular? Hunlar daha önce mağlup edildiler ama tabi olmadılar. Daimi barış masrafsız sağlanmaz." (28)

Şiong'un bu çıkışı üzerine İmparator Şanyu'nun ziyaretini kabul etti. Kendisine önceden olduğundan daha kıymetli hediyeler takdim ederek Patao Sarayı'nda ağırladı.

MÖ 1'de İmparator öldü, yerine küçük yaştaki oğlu Ping geçti. Devletin idaresi İmparatoriçenin elindeydi. Hükümetin idare işlerineyse Şindu beyi Vang Mang bakıyordu. Vang Mang, Hunlara karşı saldırgan bir politika yürütmeye başladı. İmparatoriçe ise konumu güçlendirme çabası içindeydi. Hunları aşağılamak amacıyla Şanyu'nun himayesindeki Şubu Prensesi Yun'un saraya rehine olarak gönderilmesini istedi. Diğer taraftan İmparatorun ölümü sonrasında Çin'de iç karışıklıklar baş gösterdi. Çin işgalindeki topraklarda isyan bayrağı açıldı.

Turfan Beyi Gaugu ve Çuhulai Beyi Tangdou, ailesi ve halkıyla Hunlara sığınmak istedi. Şanyu, mektupla durumu Çin'e bildirdi. Çin, mültecilerin derhal geri gönderilmeleri yanıtını verse de Şanyu, mültecilerin Çin halkından olmadığını, bu nedenle anlaşma gereği sığınanları kabul edebileceğini iletti. Ancak Çin'in uyguladığı baskılar nedeniyle Şanyu, mültecileri teslim etmek zorunda kaldı. Çin, teslim aldığı iki beyi öldürüp Hunlara dört maddelik bir emir mektubu iletti. Yeni emirler uyarınca; Hunlar Doğu Türkistan, Vuhan, Vusun ve Çin mührü taşıyıp Hunlara sığınmak isteyenler kabul edilmeyecektir.

Yang Mang, yeni bir asimilasyon politikası hayata geçirerek Çin'e tabi olan herkesin Çin kültürünün gerektirdiği gibi ad ve soyadlarının birer işaretli olmasını zorunlu hale getirdi. Şanyu, Nangciyasi olan ve Çince'de dört işaretle yazılan soyadını Ci olarak değiştirdi. Bu vaka Hunların itibarını ortadan kaldırmış oldu. Bu gelişme üzerine Vuhuanlar, Hunlara karşı yükümlü oldukları vergi ödemeyi reddettiler. Vergi tahsili için gelen Hun elçisi, Vuhuan beyini astırıp idam ettirdi. Öldürülen beyin kardeşleri de Hun elçilerine ve yanlarındaki tüccarlara saldırarak kadın, kız ve mallarına el koydular. Vuculiu Şanyu, bu gelişme üzerine Sol Bilge Beyi'ni Vuhuanlar üzerine gönderdi. Öldürülen elçilere yapılan muameleye mukabele ederek Vuhuanlıları esir aldılar ve vergilerini ödemeleri şartıyla serbest bırakılacaklarını söylediler.

Diğer taraftan Çin hükümet idarecisi Vang Mang, darbeyle Çin tahtını ele geçirdi (MÖ 9). Han Hanedanlığına son verip yeni hanedanlığının adını Şin (Yeni) olarak ilan etti. Yeni İmparator Mang, Hunları tabi bir devlet olmaktan çıkartıp tebası olan bir beylik statüsüne geçirmek üzere harekete geçti. Yüksek rütbeli bir generalini Hunlara elçi olarak göndererek "Hun Şanyu Mührü" yerine "Şin'e Bağlı Hun Şanyu Damgası" yazılı mührü hazırlattı. Çin elçisi, İmaprator değişikliği nedeniyle yeni mühür gönderildiğini söyleyip takdim etti. Şanyu'nun Sol Guşi Beyi mührün yazısını görmeden almamasını salık verse de Şanyu, üzerindeki yazıya bakmadan yeni mührü teslim aldı ve eskisini teslim etti. Eski mührü teslim alan general, Şanyu durumu fark edince geri istememesi için mührü kırdı. Şanyu, ertesi gün durumu fark edince eski mührü geri istedi. Ancak elçi, İmparatorun Buyruğu olduğunu söyleyince daha fazla üsteleyemedi. Yine de İmparatora bir mektup yazarak eski mührünü geri istediğini iletti. Ancak olumlu yanıt alamadı.

Çin, önce Hunların Vuhuanlardan vergi almasını engellemişti. Mühür sorunu da ortaya çıkınca siyasi bir infial ortaya çıktı. Hunlar, Huhanye'den beri devam eden Çin'e bağlı olma politikasını artık reddediyordu. MS 10'da Şucili gizlice Hunlara tabi olmak istediğini iletti. Bunu öğrenen Çin valisi Turfan Beyini öldürttü. Şucili'nin ağabeyi de halkı, sürüleri ve mallarını toplayıp Hunlara iltica etti. Şanyu, Turfanlılarla ittifak edip kuvvetlerini Çin sınırından içeriye gönderdiler. Diğer taraftan Hunlar, 2 Bin atlıyla Doğu Türkistan'a girdiler. Böylelikle Hun-Çin ilişkilerinden sulh dönemi tam anlamıyla sona ermiş oldu.

Mang Vang, Hunlara karşı yeni bir karşı politika ortaya koyup Hun topraklarını kendi topraklarına hükmeder gibi 15 parçaya ayırdığını ilan etti. Eski Şanyuların akrabalarını çağırarak hediyeler ve rütbeler verdi. Bunun üzerine Vuculiu, Mang Yang'ın imparatorluğunu tanımadığını ilan etti. Ardından Hun ordularını Çin sınırının içlerine doğru görevlendirdi. Yanmen ve Şuofang valileri öldürüldü. Çok sayıda mal ele geçirdi.

Mang Vang, Hunları bertaraf etmek için büyük paralar harcayarak 10 koldan sefere çıkmak üzere hazırlandı. Amacı Dingling'e kadar ilerleyip Hun topraklarını 15 parçaya bölmek ve tüm Hunları Çin'in tabası haline getirmekti. Kalabalık bir ordu hazırlayıp uzun süre yetecek kadar erzak toplattı. Ancak bu durum Çin'de infiale yol açtı. Askerler için temin edilen erzak halkı aç bırakacak raddeye ulaşmıştı. Diğer taraftan Çin tarafından rütbe verilen Hun beyleri Şanyu'ya gelip zorla vazifelendirildiklerini söyleyerek itaat ettiler. İmparator, Hunlara karşı büyük bir sefer hazırlığına girmiş, halkını aç bırakma pahasına erzak tedarik etmişti. Ancak Kuzeydeki işaret kuleleri İmparator Şuan döneminden beri (MÖ 49) çalışmıyordu. Bu nedenle planladığı seferi de başlatamadı. Çin, bu başarısız politika neticesinde büyük sıkıntılarla karşılaştı. Hatta kuzey sınırına yerleştirdiği halkları geri çekmek zorunda kaldı.

Vuculiu, MS 13'de vefat etti. Daha önce Çin tarafından zorla Şanyu ilan edilen Şiao, Hunların Sağ Guduhou Şubu Dang tarafından desteklendi ve Vuley Ruodi unvanıyla tahta geçirildi.

Vuley Dönemi (13-18)

Vuley, tahta geçtikten sonra Çin'e karşı ortaya çıkan bağımsızlık hareketinin yerine sulh politikası yürütmeyi denedi. Çin'e elçi gönderip evlilik yoluyla sulh talebini iletti. İmparator, Çin sarayında rehine olarak tutulan oğlunun yaşadığı haberini gönderdi. Halbuki onu öldürtmüştü. Rehinenin karşılığında Doğu Türkistan'dan Hunlara sığınan komutanların iadesini istedi. Şanyu, elçilere mültecileri teslim etti. İmparator, komutanları öldürdü. Hayatta olduğu söylenen oğlunun öldürüldüğünü öğrenen Şanyu, Çin içlerine akınlar yaparak karşılık verdi. Saldırılar nedeniyle gelen elçilereyse henüz başa geçtiğini, saldırıları yapanların kim olduğunu bilmediğini söyledi. (29)

Vuley, MS 18'de öldü, yerine kardeşi Sol Bilge Beyi Huduerşidaogao, Bi Şanyu unvanıyla tahta geçti. Bu esnada Kuzeyde Yu Şanyu yeniden güçlenmişti. Güney Şanyusu Bi, Kuzey Şanyusu Yu'ya tabi oldu ve ikiye bölünmüş olan Hun Devleti yeniden birleşti.

Hunların Yeniden Birleşmesi

Vang Mang döneminde Çin, yürüttüğü yanlış politikalar nedeniyle zor duruma düşmüştü. Han hanedanlığı orduları Vang'ı öldürdüler ve Han hanedanlığı yeniden ilan edildi. Yeni İmparator, Hunlara elçi gönderip eskiden olduğu gibi Şanyu'ya mühür, alt kademedekilere damga vererek yeni Şanyu'nun itibarını ve vassal devlet statüsünü iade etti (MS 24).

Şanyu, iade edilen itibarı ve saygınlığını geri kazandıktan sonra elçilere şu konuşmayı yaptı;

"Hunlar aslında Han ile ağabey-kardeştir. Vang Mang iktidarı ele geçirdiğinde Hunlar saldırdı, Göğün altını (Çin'i) alt üst etti. Han tekrar doğdu ki bu benim başarımdır, şimdi siz bana saygınızı sunun!"

Yeni imparatora rağmen Çin'de ki karışıklıklar sona ermedi. Köylü isyancılar başkent Çangan'a girdiler ve İmparatoru tahttan indirdiler. Devam eden yıllarda da Çin'de iç karışıklıklar devam etti. Hular, bu dönemde güçlenme fırsatı buldular. Öyle ki Çin'de ki karmaşa MS 30'da sona erip ve tahta Guang Vu geçtiğinde Hunlara elçiler göndermiş, Şanyu, gelen elçilere üst perdeden konuşarak atası Modu'yu hatırlatan sözler sarf etmişti. Yeni İmparator, henüz tahta oturduğundan aslında tabası olan Hunların bu tavrına karşı alttan almak mecburiyetinde kalmıştı. Diğer taraftan Modu (Mete) gibi heçin ile barış sağlamak için Çin içlerine akınlar düzenlemeye devam ediyordu. Tıpkı Modu'nun yaptığı gibi barış şartlarını olgunlaştırmak için diplomasi devam ederken saldırıları da devam ettiriyordu.

İmparator, Hun saldırılarına karşı koyması için Hunların üzerine ordular görevlendirdi. Ancak bir yıl boyunca gerçekleştirilen hiçbir saldırıdan sonuç alamadılar (MS 33). Devam eden yıllarda artan Hun saldırıları nedeniyle sınırdaki Çinliler başkente doğru göç etmeye, Hun kitleleriyse Çin sınırından içeri girip yerleşmeye başlamıştı. Hun orduları yıllarca süren saldırılarla Şangdang, Fufeng hatta Tianşui'ye kadar ilerledi (MS 44).

Şanyu, yaşı ilerleyince yerine oğlunu geçirmek için harekete geçti. Devlet teamülü gereği sonraki hükümdar Sol Bilge Bey olacaktı. Ancak yerine oğlunu geçirmek isteyen Şanyu, kardeşini öldürttü. MS 46'da vefat ettiğinde planladığı gibi yerine oğlu geçti. Ancak o da bir yıldan az bir süre sonra hayatını kaybetti. Yerine Şanyu'nun diğer oğlu Punu başa geçti.

İç Karışıklıklar

Bu dönemde Hun topraklarında çok büyük bir çekirge istilası felaketi yaşandı. Otlaklar, ağaçlar, yaşam alanları yok oldu. İnsanlar ve hayvanlar açlıktan ölmeye başladı. Öyle ki Hun nüfusu neredeyse yarı yarıya azaldı.

MS 48'de sekiz Hun boyu birleşip Punu'nun amcası (öldürülen sol bilge beyin ağabeyi) Bi'yi Huhanye unvanıyla Şanyu ilan ettiler. Yeni muhalif Şanyu, Çin'e elçi gönderip Çin'e bağlanmak ve kuzey sınırlarını korumak istediklerini ilettiler. Böylece Huhanye dönemindeki gibi Hunlar tekrar ikiye bölündüler.

Güney Şanyu'su Bi, Kuzey Şanyu'nun sol bilge beyine saldırıp mağlup etti. Bu saldırı üzerine korkuya kapılan Punu (Kuzeydeki Şanyu) topraklarını terk etti. Şanyu'nun kaçması üzerine 30 bin kadar Hun Bi'ye tabi oldular. Böylece Hunlar bağımsızlıklarını kaybedip Çin'e tabi olan Bi'nin hakimiyetine girmiş oldular. Kuzeyde bulunan Şanyu ise zayıflamış olsa da Hunların kuzey topraklarına hükmetmeye devam etti. Çin Kuzey Hunlar ile diplomatik münasebet kurmayarak Güney Hunlarını desteklemeye devam etti.

Güney Şanyu'su Bi, Çin ile ilişkilerini güçlendirerek Çin sınırına yakın bir bölgede, Vuyuan'a 80 li mesafede otağını kurdu. Daha önce Güney Şanyu'suna biat eden Yujian Sol Bilge Beyi ve 5 Guduhuo, Bi'ye başkaldırarak 30 Bin kişiden oluşan halkıyla birlikte kuzeye göç ettiler ve burada beylerini Şanyu ilan ettiler. Bir ay kadar sonra Güney Hunlarının karşısına çıkan yeni Şanyu mağlup oldu. Diğer 5 Guduhuo ise ağır bir mağlubiyet almadan geri çekildiler. Daha sonra ise tekrar tabi olmak için güneye göç ettiler. Kuzey Şanyusu, bu kitlelerin peşine düştü ve güneye ulaşmadan zaptetti. Güney Şanyu'su, kendisine itaat eden bu kitleleri muhafaza etmek için kuzeye ordu gönderse de başarılı olamadı. Bu gelişmenin üzerine Güney Hunları, Çin İmparatoru'nun  Çungarya'ya doğru göç ettiler ve doğuda ki (Moğolistan) topraklarını terk ettiler.

Çin, doğrudan Güney Hunlarını muhatap alıyor, kurdukları iyi ilişkilerin bozulmaması için Kuzey Hunları ile diplomasi yürümüyordu. Kuzey Şanyu'su Çin'e elçi göndrip evlilik yoluyla barış talep etti, ancak talepleri kabul edilmedi (MS 51). Ertesi yıl tekrar Çin'e elçi gönderen Kuzey Hunları, bu kez Doğu Türkistanlı tüccarlarla pek çok kıymetli hediye sunarak diplomatik ilişki kurmaya çalışsa da yine aynı yanıtı aldılar.

Hunların Yeniden Bağımsızlığına Kavuşması

Şanyu'su Bi'nin vefatı üzerine Mo, Güney Hunlarının başına geçti (55). Bir yıl sonra vefat eden Mo, yerini Han Şanyu aldı. Birkaç yıl sonra ise Şi, Hunların başına geçti (59). Hun-Çin ilişkileri Şi döneminde bozuldu. Güçlenen ve Çin'e bağımlılıktan kurtulmak isteyen Şi, Doğu Türkistan'a ordular gönderdi ve bölgedeki şehir devletleri Hunlara bağlandı. Güçlenen ve yeniden bağımsızlığına kavuşmak için harekete geçen Güney Hunları, Çin sınırına sefer edip Vuyuan'a saldırdılar (62). Ancak Kuzey Hunları, Güney'e saldırınca Güney Hunları geri çekilmek zorunda kaldılar. Güney Hunlarının bağımsız hareket etmeye başlaması üzerine Çin, daha önce barış görüşmelerini reddettiği Kuzey Hunlarına elçi gönderdi. Güney Hunları, Çin'in bu tutumu sonrasında Çin sınırına akınlarını arttırdı. Kuzey Hunları ise Çin'in gönderdiği elçiyi tutuklayıp bu kez kendileri barış görüşmelerini reddetmişti.

Hunlar yeniden güçlenmiş ve bağımsızlık hareketine girişmiş, Çin'in barış çabaları ise sonuç vermemişti. Üstelik Doğu Türkistan'da ki şehir devletleri de Hunlara tabi olmuşlardı. Çin için esas sorun Doğu Türkistan bölgesiydi. Zira Kumul ve Çungarya hattı Çin'in Orta Asya'ya açılan kapısı durumundadır. Bu bölgedeki denetimini kaybeden Çin, bulunduğu coğrafyada kuşatılmış olacaktı. Çin, Doğu Türkistan'ı ele geçirmek için büyük bir sefer düzenledi (73). Dört büyük orduyla harekete geçen Çin, Tanrı Dağlarına kadar ilerledi. Doğu Türkistan'ın önemli bir kısmını kontrol altına aldılar. Kumul 74 yılında işgal edildi.

İmparator'un ölümü üzerine bir süre belirsizlik durumu söz konusu olunca Doğu Türkistan şehir devletlerinden Karaşar ve Kuça ayaklayıp Çin'in bölgeye atadığı valiyi öldürdü. Diğer taraftan Hunlar ve Turfan Devleti Çin'in komutanlıklarını kuşatıp hareket edemez hale getirdiler. Doğu Türkistan Şehir Devletleri, Turfan Devleti ve Hunlar topyekûn bir hareketle ve ittifakla Çin'in Kumul, Turfan ve Doğu Türkistan işgaline son verdiler. Çin, 77'de Kumul'da uyguladığı tımar sistemini lağvetmek zorunda kaldı. Çin'in geri çekilmesi ile Kumul Hunların eline geçti.

Çin, kaybettiği toprakları geri almak için 89 yılında tekrar harekete geçti. İç meselelerini halleden Çin, Hunları ağır bir yenilgiye uğrattı. 90 yılında ise Kumul'un kontrolü tekrar Çin'in eline geçti. 91 yılında ise Doğu Türkistan kaybedildi. Bölgenin en güçlü şehir devletlerinden olan Kuça ve Karaşar da mağlup olunca Doğu Türkistan'da bulunan 50'den fazla küçük şehir devleti Çin'e tabi olmak zorunda kaldı.

Hunlar MÖ 59'da Huhanye Şanyu döneminde  bağımsızlığını kaybetmiş ve Çin'in vasalı olmuştu. MS 59'da ise Şi Şanyu döneminde bağımsızlığını tekrar kazanmış, üstelik Doğu Türkistan, Turfan ve Kumul'u ele geçirerek Çin'e sefer düzenleyecek güce ulaşmıştı. Ancak Kuzey-Güney Hunlar arasındaki mücadeleler Hunları zayıflamasına yol açtı. Bu tarihten sonra Hunlar daha da zayıfladılar.

Hunlar, 93-118 yılları arasında bağımsızlıklarını koruyabildiler. Bu dönemde Çin, Tibet halklarıyla mücadeleye girişmişler, Doğu Türkistan bölgesiyle yeterince ilgilenmemişlerdi. Hunlar, bu dönemde toparlanma fırsatı buldular. Hatta Doğu Türkistan'da ki hakimiyeti tekrar ele geçirdiler. Çin, 112'de Doğu Türkistan'a tekrar bir sefer düzenleseler de başarılı olamadı. Hunlar yeniden güçlenmişlerdi. Ancak bu kez tehlike başka bir Türk boyu olan Sienpilerden geldi. 115-117 yıllarında ilk akınları görülmeye başlanan Sienpiler, giderek artan şiddetle Doğu'dan Hunlara karşı harekete geçtiler. Çin, 123'de düzenlediği büyük bir seferle Kumul ve Turfan'ı ele geçirdi. Hunlar karşı koymaya çalışsa da başarılı olamadı. Bu kez Hunları tümüyle ortadan kaldırmak için harekete geçen Çin, 126'da Tanrı Dağlarına kadar ulaştı. Güneyde Çin, doğuda Sienpilerin saldırılarına maruz kalan Hunlar, giderek batıya kaydılar ve kadim Hun coğrafyasını terk etmek zorunda kaldılar.

157-166 yılları arasında Güney Hunları Vuhuan ve Sienpilerle birleşerek Kuzey Hunlarına karşı saldırılar düzenlediler. Bu gelişmeler neticesinde Kuzey Hunları Ötüken bölgesindeki etkinliklerini kaybettiler. Sienpi baskısıyla batıya göç eden Kuzey Hunları, ilerleyen dönemlerde karşımıza 
Avrupa Hunları olarak çıktılar. Güney Hunları ise zayıflamış, varlığını devam ettirebilmek için bölgedeki diğer unsurlarla birlikte hareket eder hale gelmişti. Zaman içerisinde sayıları azalan ve bölgedeki diğer kitlelerin içerisinde eriyen Hunlar, asimile olarak varlıklarını kaybettiler.

Doğuda Kurulan Diğer Hun Devletleri

Büyük Hun Devletinden sonra Hunlar önce ikiye bölünüp daha sonra yıkılsalar da bölgedeki varlıklarını 5. yüzyıla kadar devam ettirdiler. Han İmparatorluğu 220'de yıkılmış, yerine bölgesel devletler kurulmuştu. Çin de bu yerel devletlerde kimi zaman bir unsur kimi zaman ise hükümdar oldular.

İlk Cao Devleti (304-351)

Hun Beyi Liu Yuan, Modu'nun (Mete) torunu olduğunu iddia ederek Hunların başına geçti. Devleti, daha önceki Hun Devletleri gibi konar-göçer değildi. Bunun yanında Çinli gibi yaşıyor, Çin gelenek ve göreneklerini benimsiyorlardı. Liu Yuan, 304 yılında Şanyuluğunu ilan etti. 310'da yerine geçen oğlu Çin başkentlerinden Luoyang'ı ele geçirip İmparatoru esir aldı. 316'da da başka bir Çin Devletinin (Jin Hanedanlığı) başkenti Çangan'ı işgal ederek İmparatoru zaptetti. Ancak 318'de Şanyu'nun ölümü üzerine istikrarsızlıklar baş gösterdi. Yeni Şanyu Liu Yao, isyanları bastırıp devletin adını Cao olarak değiştirdi.

Cao'nun yüksek rütbeli komutanlarından Şi Le, Şanyu ile mücadeleye girişerek ülkenin kuzeyinde kendi idaresini kurdu. Önce kendi Şanyuluğunu ilan etti, ardından ihtilal yaparak Şanyu'yu öldürüp tahta oturdu (329). Ardından Tibet kökenli Di ve Şiang boylarını mağlup etti. Hukuka ve tarıma önem veren Şi Le, 300'de Budizmi resmi din olarak kabul ve ilan etti.

Şi Le'den sonra yerine geçen Şi Hu, Çangan ve Luoyang şehirlerini imar edip bilim, sanat, eğitim gibi alanlarda önemli adımlar attı. Ancak Şi Hu'nun ölümünden sonra Çinli bir evlatlık ihtilal yaparak Cao tahtını ele geçirdi. Hunların tekrar ihtilale girişmemeleri için devlette görevli Hunları ve kendisine tehdit oluşturabilecek diğer hun kitlelerini katlederek Cao devletini Çinlileştirdi (351).

Şia Devleti (407-431)

Ordos Hunları ilk zamanlarında Hun Devletine tabi olmuşlar, Hun kitleleri içerisinde güçlü bir boy olarak varlığını devam ettirmişlerdi. Beyleri Helian Bobo, Hunların ardından gelen Tabgaçların (Tuoba) Çinliler ile birleşmesini kabul etmeyip Tabgaç Devletine tabi olmayı reddederek kendi Şanyuluğunu ilan etti (407).

408'de Çin'e akınlar düzenleyen Helian Şanyu, hakimiyetini güçlendirip 413'de Ordos bölgesinde Tongvan isimli bir kent inşa etti. 417 Yılında Çin Devleti yıkılınca başkentleri Çangan'ı işgal etti. Ancak 425 yılında vefat eden Helian'dan sonra taht kavgaları ve iç karışıklıklarla karşı karşıya kalan Şia Devleti, Kuzey Vey Devleti'nin saldırıları neticesinde yıkıldı (431).

Kuzey Liang Devleti (397-439)

Hun boyu Juçuların beyi olan Meng Şu, Gansu'da şanyuluğunu ilan edip Guzang'ı başkent yaptı. 415 yılında Şia Devleti ile ittifak yapan Meng Şu, 421'de Batı Liang Devletine son verdi. Doğu Türkistan Kent Devletleri, Kuzey Liang Devletinin hakimiyeti altına girdiler. Hızla güçlenen Liang Devleti, Meng Şu Şanyu'nun oğlu Mujian döneminde Vey İmparatorluğunun saldırısı sonucunda yıkıldı (439).

Ak Hunlar (400-588)

Hun Devletinin yıkılmasından sonra batıya doğru göç eden kitlelerden kısmı 400'lerden itibaren Çungarya bölgesine yayıldılar. Bu kitle 425 yılında Yüecileri mağlup edip topraklarına yerleştiler ve Türkistan bölgesine doğru yayılmaya başladılar. Giderek batıya genişleyen Ak Hunlar, 454'de Sasanileri mağlup edip Aral Gölü'ne kadar ilerleme imkanı buldular. 470'de Kuzey Hindistan'da ki Guptalar devletini yıkan Ak Hunlar, 484'de ise Sasani Hükümdarı Firuz'un ölümü ile Herat'ı ele geçirdiler.

Ak Hunlar, 502'de İran'a girerek burada ortaya çıkan bir iç isyanı bastırdılar. Böylece İran iç işlerine karışacak kadar nüfuz kazandılar. 506'dan itibaren Tölesleri de mağlup edip itaat altına alan Ak Hunlar, Aral Gölünden Doğu Türkistan'a, Afganistan'dan Kuzey Ormanlarına kadar geniş bir alanda hüküm sürdüler.

Göktürkler Devleti kurulduktan bir süre sonra Sasaniler ile ittifak yaparak Ak Hun topraklarını ele geçirip bölüştüler. Ak Hun Devleti yıkıldı ancak tebaası ve beyleri Göktürk Devleti içerisinde varlıklarını devam ettirdiler (558).

ASYA HUN DEVLETİ

Orta Asya bozkırlarında kabileler halinde yaşayan Ön Türk boyları, kendi yaşam tarzlarını oluşturmuş ve birbirlerinden ayrı ve bağımsız halde uzun bir süre bugün Türkistan olarak adlandırdığımız (Tanrı Dağları ve Çevresi) bölgede varlıklarını sürdürmüşlerdir. Zaman zaman bölgelerinde bulunan diğer kavim ve toplumlarla mücadele eden Hunlar, temelde birlikte hareket etmemelerine rağmen, kimi zaman bölgedeki varlıklarını sürdürebilmek için güçlü kabileler halinde bir araya gelerek diğer toplumlara karşı küçük çaplı savaşlar yaşamışlar ve bölgedeki varlıklarını uzun bir süre zarar görmeden devam ettirdiler. Yakın tarihte elde edilen bulgulara göre Türk Tarihi, M.Ö. 2.500’lü yıllara kadar uzanmaktadır. Yüzlerce yılla ifade edilecek bu süreçte bölgede bulunan Ön Türklerde bu yaşam şekli kanıksanmış bir hal almıştı.

Teoman Dönemi (M.Ö. 220- 209)

Hun İmparatorluğunu kuran İlk Türk İmparatoru Teoman, M.Ö. 300 lü yıllarda, bölgesinde güçlü bir kabilenin lideri durumunda olan Teoman, liderlik vasfıyla bölgesindeki diğer kabileleri de kendi bünyesine katarak güçlenerek bulunduğu coğrafyada söz sahibi oldu. Zamanla bölgedeki tüm Hun kabilelerini de himayesi altına alarak merkezi bir yönetim altında topladı ve M.Ö. 220 yılında Dünya Tarihine yön verecek Büyük Hun İmparatorluğunu kurdu.

Türk boyları, bulundukları coğrafyaya en yakın güç olan Çinliler ile tarihleri boyunca mücadele ettiler. O döneme kadar Hunlar, varoluşlarını korumak için Çinle savaşmışlardı. Hun İmparatorluğunun kurulmasıyla birlikte bu savaşlar varoluş mücadelesinden hakimiyet mücadelesine döndü. Teoman, hükümdarlığı süresince 4 yöne doğruda büyüyerek 11 yıl içerisinde bugünkü Kazakistan sınırlarından daha geniş bir alanı hakimiyeti altına aldı. Zamanla bölgede yaşayan bazı Tunguz ve Moğol boylarıda Hun imparatorluğunun yönetimi altına girdiler.

M.Ö. 209 yılına kadar yaşayan Teomanın iki karısından iki oğlu bulunuyordu. Oğulları arasında bir seçim yaparak karısı Yenşi den olan oğlunu muhafazası altına alarak diğer oğlu Mete’yi, ihtilaflı olduğu Yüeçi’lere rehin olarak gönderdi. Ancak daha sonra oğlu Mete’nin ellerinde bulunmasına rağmen Yüeçilere savaş açtı. (Kimi Çin kaynakları Mete’yi öldürmek için bu savaşı başlattığını vurgular. ) Teoman hedefine varmadan oğlu Mete, Yüeçilerin elinden kaçtı. Teoman, Mete’nin gösterdiği bu mukavemet karşısında onu ödüllendirmek için 10 Bin çadırlık bir topluluğu Mete’nin emrine verdi. Ancak Mete, güçlenerek Teomanı, üvey annesi Yenşiyi ve kendi kardeşini öldürerek kağan oldu.

Mete Dönemi (M.Ö. 209-174)

Mete, Tartışmasız Türk Tarihinin en kudretli kağanıdır. Tarihi yazıtlarda Oğuz Kağan ve bazı araştırmacılara göre Kur-an’ı Kerim’de adı geçen Zulkarneyn a.s. olduğu iddia edilmektedir. Hükümdarlığı döneminde Hun İmparatorluğunun sınırlarını Hazar Denizinden Japon Denizi (Bugünkü Kuzey Kore) kadar genişletmiş, orta asyadaki demografik yapıyı şekillendirerek tarihe adını altın harflerle yazmış büyük bir imparatordur. Aynı zamanda ilk Düzenli orduyu kurarak diğer milletlere ilham kaynağı olmuştur.

Tarihde Çavuş Oku olarak tabir edilen ıslıklı okun mucidinin Mete olduğu kabul edilir. Bu ok, hangi yöne giderse emrindeki askerlerin hepsi o yönü hedef alarak hedefi yok ederlerdi. Çin kaynaklarında geçen bir bilgide Mete, okunu kendi atına yöneltti. Askerleride aynı yöne hedef aldı ancak bazı askerleri tereddüt etti. Bunun üzerine Mete, okunu sırayla tereddüt edenlerin üzerine çevirdi ve ok atmakta tereddüt eden tüm askerlerini kendi okuyla öldürdü. Bu olay binlerce yıl boyunca Türk Askeri yapısındaki emrin tartışılmazlığı olgusunu ortaya çıkarttı. Mete’nin bu askeri disipline sahip ordusu, bir süre sonra oklarını Teoman’a yönelteceklerdi.

M.Ö. 234 yılında doğan Mete, babası Teoman’ın ikinci oğludur. Mete yetişme sürecinde Hun İmparatorluğunun kuruluşu ve yükselişine şahitlik ederek kağanlık ve liderlik vasfınıda kazanmış oldu. Babası Teoman’ın 15 yaşında kendisini, ihtilafta olduğu Yüecilere rehin vermesiyle 4 yıl kadar esir yaşadı. Esir hayatı kardeşi ve babasına karşı kin duymasına sebep oldu. Kendisinin halen esir olmasına rağmen, babası Teoman’ın Yüecilere savaş açması açıkca kendi ölümü anlamına geliyordu. Ancak Mete, babası Teoman Yüecilerle karşılaşmadan önce kaçarak esaretten kurduldu.

Babası, bu mukavemetini ödüllendirmek için Mete’nin emrine 10 Bin çadırlık bir beylik verdi. Mete, sahip olduğu liderlik vasfı ve esaret döneminin de etkisiyle güçlenerek büyük bir ordu kurdu ve M.Ö. 209 yılında babası Teoman’ı, üvey annesi Yenşi ve kardeşini öldürüp hükümdarlığı ele geçirerek Hun İmparatorluğunun ikinci ve en büyük kağanı oldu.

Mete, önce babası Teoman’dan toprak talebinde bulunan doğu komşuları Donghu üzerine yürüdü ve ağır bir darbe vurarak antlaşma yaptı ve Donghu ları vergiye tabi tuttu. M.Ö. 208 yılında ise tamamen hakimiyeti altına aldı. Donghu’lardan sonra Kuzey Moğolistan bölgesinde yaşayan Tunguzlarıda hakimiyeti altına aldı. M.Ö. 177-165 yılları arasında ise gençlik yıllarında esareti altında bulunduğu Yüeçilerin üzerine seferler düzenledi. M.Ö. 203 de, Çinden sonra en büyük tehdidi oluşturan Yüeçileride mağlup ederek topraklarına kattı. Daha sonrada Ordos bölgesine hakim olmaya çalışan Tahin Türklerini yenerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirdi. Bu hakimiyetten sonra bölgede hakimiyetine almadığı tek yönetim olan Çin kaldı. Yeni hedef olan Çinin üzerine sürekli ve yoğun seferler düzenleyerek Altın Nehir bölgesindeki Çin kalelerini egemenliği altına aldı. Bu zaferlerle sonradan Hunlara büyük gelirler getirecek önemli ticaret yollarının kontrolünü eline geçirmiş oldu.

M.Ö. 221 Çinde siyasi birlik sağlanarak M.Ö. 206 da Han Hanedanı iktidara geldi. Bu dönemde Mete de bozkır birliğini kurarak bölgedeki hakimiyetini kesinleştirdi. Artık Çin ve Hun arasında çok büyük bir savaşın çıkması kaçınılmaz hale gelmişti. Çin Han hanedanı, Hunların üzerine 320 Bin kişilik devasa bir orduyla yürümeye karar verdi. Çin tarih kaynakları bu savaştan uzunca söz eder. Zira tümüyle Süvari birliklerinden oluşan Hun ordusu, sayıca az olmalarına karşın yüksek askeri teknikler ve stratejiler uygulayarak ordunun başındaki Han’ında başında bulunduğu Han Ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş tarihe Baideng muharebesi olarak geçmiştir. Bu savaşın sonucunda Hunlar, Çin Hanedanlığını hem kuzey bölgesindeki geniş topraklara sahip olmuş hemde yüksek vergiye bağlayarak Çine tarih boyunca üzerlerinden atamayacakları Hun (Türk) korkusunu yaşatmıştır.

M.Ö. 174 yılına kadar yaşayan Mete, öldüğünde Hazar Denizinden Japon Denizine kadar olan topraklara hakim olan 18 Milyon M² lik bir alana sahip, bölgedeki toplulukları kendi yönetimi altında toplamış, tarım havzaları ve vaha şehirler oluşturmuş, ekonomik olarak gelecek Hun yönetimlerin önünü açıp, yüksek disipline sahip düzenli ve çok güçlü bir orduya sahip devasa bir imparatorluk bırakmıştır.


Lao-Şang / Kiyük / Ki-Ok Dönemi (M.Ö. 174-161)

Mete den sonra, hükümdarlığı Lao-Şang almıştır. Bazı tarihi kaynaklarda ismi Kiyük ve Ki-Ok olarak da geçmektedir. Lao-Şang döneminde Mete nin kurduğu muazzam imparatorluk istikrarlı bir şekilde devam ettirildi. Hun İmparatorluğunun sınırları zaten çok büyük bir coğrafyaya hükmettiği için bu dönemde fazlaca sınır genişletilmedi. Ancak, Lao-Şang, Mete’nin tarih sahnesinden silmek için uğraştığı ve yok olma noktasına getirdiği Yüecileri kesin olarak mağlup etmiş ve tarih sahnesinden silmiştir.

Hun İmparatorluğu, Lao-Şang döneminde istikrarını devam ettirirken Çin, Hun’lara karşı üstünlük sağlamak ve ağır yenilgiler alarak çekildiği ve küçüldüğü coğrafyada söz sahibi olmak amacıyla büyük ve önemli reformlar hayata geçirmeye başladı. Askeri strateji ve donanımlarını Hun askeri sistemine göre düzenleyip disipline etmeleri bu dönemde başladı. Aynı zamanda siyasi ve askeri reformlarla birlikte Hun birliğini yıkmak ve Hun İmparatorluğu bünyesindeki Türk olmayan toplulukları kışkırtarak Hunların gücünü azaltmak için çeşitli entrikalar üretmeye, tarih kaynaklarında sıkca rastladığımız tabirle kaleyi içten fethetmek için beşinci kol faaliyetleri yürütmeye başladı. Lao-Şang döneminde bu girişimleri sonuçsuz kalsa da ilerleyen dönemlerde başarılı olmuştur.

Lao-Şang’ın ölümünden sonra veliahtı Kün-Çin yönetime geçmiştir.

Büyük Hun İmparatorluğu, muazzam gücünü Kün-Çin döneminde kaybetmeye ve küçülmeye başladı. Çin Hanlığının kendi içinde uyguladığı reformlar ve Hun bünyesinde yürüttüğü entrikalar başarılı olmaya başlamış ve Hun İmparatorluğunu Kün-Çin döneminde zayıflatmaya başlayarak ilerleyen dönemlerde bu imparatorluğu yıkmayı başarmıştır.

Büyük Hun İmparatorluğunun, Teoman, Mete ve Lao-Şang dönemindeki hızlı yükselişi, Kün-Çin döneminde durarak gerileme sürecine girmiştir. Çin’in kendi iç çatışmaları ve siyasi çalkantılarına son vermesi ve gerek askeri, gerekse siyasi reformları hayata geçirmesiyle birlikte güçlenmiş, geçmişte Hunlarla yapılan savaşlarda aldığı ağır zararları tolare edebilmek için farklı bir yol izlemeye başlamıştır.

Çin, bu döneme kadar askeri açıdan yerleşik ve ağır yaya savaş kuvvetleriyle hareket etmekteydiler. Hun birlikleri ise tamamen atlı süvarilerden oluşuyorlardı ve çok hızlı hareket ediyorlardı. Çin önce askeri sistemini Hun birliklerine göre yapılandırarak süvari düzenine geçti ve daha önce ağır yenilgilerle sonuçlanan savaşlarda Hun birliklerinin uyguladığı askeri stratejilere önem vermeye başladılar.

Askeri ve siyasi reformların yanında, Çin prensesleriyle Hun kağanları ve kağanların soylarından gelen boyların önemli payitahtlarıyla evlenmeleri sağlanarak Hunların iç dinamikleri üzerinde siyasi oyunlar oynamaya başladılar. Böylelikle Hun kağanlarının çocuklarına Çin isimleri verilmeye başlanmış ve Çine yakınlaşması sağlanmıştı. Çin prenseslerinin yanında bulundurulan koruma birliklerinin içerisine yerleştirilen politikacılar vasıtasıyla da kağanlar birbirlerine kışkırtılıyor ve iç çatışmalar doğruluyordu.

Tüm bunların yanında, Hunlarda süregelen Cenk ve Savaşçı güruh, Çin ile yapılan ticaret ile ülkeye sokulan Lüks mallar ve özellikle ipeğin kullanımıyla birlikte yerini sefahat ve lüks yaşantıya alışmış bir saray yönetimine bırakmaya başladı.

Çinlerin giderek güçlenmesi, Hunların ise iç çatışmalar ve sefahatle zayıflayarak gücünü kaybetmesine yol açtı. Artık yapılan savaşlarda Çin hanlığı üstün gelmeye ve kaybettikleri toprakları geri almaya başladılar. Bu süreç Kün-Çin döneminde başlamış ve Hohanye-Çiçi dönemine kadar devam ederek, M.Ö. 54 yılında İmparatorluğun bölünmesiyle sonuçlanmıştır.

Kün-Çin / Çün-Çin / Kung-Sin Dönemi (M.Ö. 160-126)

Lao-Şang’ın oğlu Kün-Çin, babasının ölümünden sonra veliahtı olarak tahta geçti ve hükümdar oldu. Kimi tarihi kaynaklarda Çün-Çin, Çün-Çen, Kung-Sin olarakta geçmektedir. Bu ifade farklılıkları farklı dillerde telafuz edildiği için bazı harf farklılıkları doğursa da aynı kişi olduğu sabittir.

Kün-Çin, 34 yıl gibi çok uzun bir süre yönetimi elinde bulundurarak Büyük Hun İmparatorluğu boyunca en uzun süre yönetimi elinde bulunduran hükümdardır. Kün-Çin dönemi, Hun İmparatorluğunun yükselişinin sona erdiği dönem olarak da bilinmektedir. Hükümdar olduğu dönemde Hun İmparatorluğu, Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzanan dünyanın en büyük İmparatorluğu durumundaydı. Çin’in Lao-Şang döneminde başlattığı reformlar ve beşinci kol faaliyetleri bu dönemde kendisini göstermeye başladı.

Hem Türk boyları, hemde Tunguz, Moğol boyları arasına nifak tohumları ekerek iç çatışmaları başlatan Çin, özellikle genç hakanlarının Çinli prenseslerle evlenmelerini sağlayarak, prenseslerin koruma ordularıyla birlikte İmparatorluğun içerisine soktuğu politikacılar vasıtasıyla Kün-Çin’in oğullarını ve diğer hakanları birbirlerine kışkırtıp iç çatışmalar doğurmayı başardı. Tüm bunların yanında İmparatorluğa ticaret yoluyla giren ipek ve lüks eşyalarla, o güne kadar savaşlar ve cenklerle haşır neşir olan Hun kültürüne sefahat ve lüks yaşantıyı empoze ederek savaşçı ruhun zayıflamasını sağladılar.

Devam eden Hun – Çin savaşlarında da, gerçekleştirdiği reformlarla güçlenen Çine karşı kaybedilen savaşlar İmparatorluğun zayıflamaya başlamasına yol açtı. İpek yolunun Çinin yönetimine geçmesi ve Bazı Moğol ve Tunguz boylarınında zayıflayan Hun İmparatorluğunun yönetiminden çıkmasıyla gücü zayıflayan Hun İmparatorluğu, bu dönemden sonra düşüş sürecine girmeye başladı.

34 yıl yönetimi elinde bulunduran Kün-Çin, devraldığı Dünya İmparatorluğunu zayıflamış ve iç karışıklıklar içerisinde veliahdına devretti. Bu dönemden sonra Hun yönetimi kısa süreli, iç ve dış karışıklıklarla yönetilmeye başlandı.

Çöküş Süreci ve Kısa Süreli Yönetimler (M.Ö. 126-56)

Kün-Çin döneminde başlayan iç karışıklıklar ve Çin’in güçlenmesi süreci hızlanarak İmparatorluğun küçülmesi ve taht kavgaları hızlandı. Hun hakanlarının evli oldukları Çin prensesleri vasıtasıyla artık hun hakanları ve prensleri Çince isimler alıyor, Çin kültürüne göre yaşayarak asimile olmaya başlamıştı. Çöküş süreci olarak ayırdığımız bu 70 yılda, 10 kez yabgu değişmiştir. İç karışıklıklar nedeniyle veliahtlar arasındaki kavgalar kısa süreli yönetimlerle sonuçlanarak Hun İmparatorluğunu yıkılma sürecine getirdi.

Bu kısa süreli yönetimler genellikle aynı hataların tekrarı olduğu için ayrı ayrı incelemeyeceğiz. Yönetimde bulunan hükümdarlar ve hüküm süreleri aşağıdaki gibidir ;

M.Ö. 126-114 İti-Sie / İçisiye
M.Ö. 114-105 Uvey / Vu-vey
M.Ö. 105-102 Vuşiluır / Usuliuusilu
M.Ö. 102-101 Çülihu / Kiuliuhou
M.Ö. 101-96 Çüdihu / Tsietiheu)
M.Ö. 96-85 Hulugu
M.Ö. 85-68 Hounyenti / Huandi
M.Ö. 68-60 Çüan-çu / Khuyluy
M.Ö. 60-58 Üven / Güydi
M.Ö. 58-56 Khukhasie

(Tarih kaynaklarında, isimler telafuz farklılıkları nedeniyle farklı yada çeşitli olabilmektedir. Kaynaklarda geçen farklı isimler ayrıştırılarak verilmiştir)

Hun İmparatorluğunun Bölünmesi (M.Ö. 54)

Hohanye – Çiçi dönemi, Türk tarihinde çok önemli yeri olan ve beklide bugünlere ulaşmamızı sağlayan yegane öneme sahip bir dönem olmuştur.

Hohanye ve Çiçi, Khukhasie nin iki oğluydu. Çiçi, Hohanyeden yaşca büyük olmasına rağmen İmparatorluğun sağ yabgusu Hohanye idi. Hohanye, ağabeyi Çiçi ye göre daha makul ve zayıf karakterli biriydi. Çiçi ise, ataları Teoman ve Mete gibi savaşcı güruha sahip, teslimiyeti kabul etmeyen bir karakterdeydi.

Hun İmparatorluğu, yaklaşık 100 yıldır küçülmekteydi. Buna rağmen halen önemli bir coğrafyaya hükmediyordu ve disiplinli ordusuyla önemli bir güç durumundaydı. Ancak tarihinin en parlak dönemini yaşayan Çin hanlığı, Hun üzerinde baskı kurmuş durumdaydı.

Çin karşısında zayıf düşen Hun İmparatorluğu, Hohanye idaresinde varoluş mücaledesi sürdürmekteydi. Hohanye, bu baskılara daha fazla dayanamayacağını anladı. Çin ile barış yapmak , gerekirse Çin himayesine girmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesi çok tepki çeksede Sağ Bilge Kağan durumundaki Hohanye, bu kararında ısrar ederek Çine gitti ve amacı doğrultusunda iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Ağabeyi Çiçi ye göre, Hohanye artık yabgu olamazdı. Yönetimi eline aldı ve imparatorluğun başına geçti. Hohanye - Çiçi ayrılığı imparatorluğu ikiye bölmüş, Çiçi yönetimindeki hunlar Batı Hunları (Güney Hunları), Hohanye yönetimindeki Çin idaresine girmiş hunlar ise Doğu Hunları (Kuzey Hunları) olarak ayırmıştı (M.Ö.54). 10 yıl kadar İmparatorluk iki ayrı Yabgu tarafından ayrı ayrı yönetildi. M.Ö. 44 yılında, Hohanye Çin ile bir anlaşma imzalayarak taraflardan birinin saldırıya maruz kalması halinde diğer tarafın desteklemesini kabul etti.

Çiçi, imparatorluğun yönetimini elinde bulundurduğu 18 yıllık dönemde güçlenerek bölgesindeki pek çok cephede savaştı. Kuzeydeki Kırgızları yönetimi altına aldı, batıda Vusuların üzerine yürüyerek bu bölgeyi tehdit olmaktan çıkarttı. Güney doğuda Çinin üzerine yürüyerek çoğu savaşı kazandı. Çiçi’nin amacı, batıya doğru ilerlemek değil Çinin üzerine gitmekti. Bu doğrultuda bulunduğu coğrafyada güçlenerek Çin ile mücadeleye hazırlandı.

Bu dönemde Hohanye, Çinden aldığı destek ile Çiçi nin üzerine akın hazırlığına girdi. Çiçi, güçlenmesine ve büyümesine rağmen halen Çin karşısında zayıf bir güç durumundaydı. Çiçi, saldırıyı Çinden bekliyordu ancak saldıran kardeşi Hohanye’ydi. Bu saldırı, Çiçi nin Batı Türkistan bölgesinden dönüşünde gerçekleşti. Üstelik Çiçi, Batı Türkistan dönüşünde soğuk hava şartları nedeniyle çok sayıda askerini kaybetmiş ve sayıları ordu bile sayılamayacak kadar azalmıştı. Gelebilecek bir saldırıya karşı Kırgızistan bölgesinde bir kaleye konuşlanan Çiçi, hiç beklemediği bir şeklide kardeşi Hohanyenin kuşatmasıyla karşılaştı. Çin destekli büyük bir orduyla gelen Hohanye, sayıları 1500 kadar olan Çiçi ordusuyla 2 gün boyunca savaştı. Bu savaşta Çiçi, tüm askerleriyle birlikte son nefer ölünceye dek savaştı ve askerleri gibi kendiside bu savaşta öldü.

Artık Hun İmparatorluğu bölünmüş, üstelik Hun Kültürüne sahip son yabgu olan Çiçi ve Batı Hun İmparatorluğuda yıkılıp, Doğu Hun İmparatorluğununda Çin idaresi altına girmesiyle Büyük Hun İmparatorluğu dönemi sona ermişti.

Çiçi idaresindeki Batı Hun İmparatorluğunda yaşayan Hunlar, daha sonra Hohanye idaresindeki Doğu Hun’a katılmayıp bölgede kaldı ve bölgede bulunan Siyenpilerin baskıları sonucu Hazar Denizine doğru itildiler. Doğu Çin ise daha sonra Kuzey Hunları ve Güney Hunları olarak ikiye bölünerek tarih sahnesinden silindi ve İmparatorluk bünyesinde yaşayan Hunlar ise bulundukları coğrafyaya dağılarak asimile oldular.

Batı Hun İmparatorluğu

Büyük Hun İmparatorluğunun zayıfladığı ve Çine karşı gerilediği dönemde, hükümdar konumunda olan Sağ Yabgu Hohanye, Çin’e karşı makul ve yakın bir tutum izlediği hatta gerekmesi durumunda Çinin idaresi altına girebileceği düşüncesinde olduğu için ağabeyi olan Sol Yabgu Çiçi, kardeşiyle mücadeleye girmiş, Hohanye’nin iyi ilişkiler kurmak için Çine gitmesiyle yönetimi eline alarak kükümdarlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Büyük Hun İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı Hun İmparatorluğu olarak ikiye bölünmesine sebep olmuştur.

Batı Hun İmparatorluğunun Kuruluşu

M.Ö. 54 yılında, Büyük Hun İmparatorluğunun Sağ Yabgusu durumunda olan Hohanye, Çin ile iyi ilişkiler kurmak için Çin hanlığına gittiğinde Sağ Yabgu konumuda olan Ağabeyi Çiçi Yabgu, yönetimi eline alarak Hükümdarlığını ilan etti ancak bu dönem çok kısa sürdü. Hohanye, Çin den aldığı destek ile Hun İmparatorluğunun doğu bölümüne geçerek bulunduğu coğrafyaya hükmetti. Çiçi ise artık batı bölgesinin yönetimini elinde bulunduruyordu.

M.Ö. 54 yılına gerçekleşen bu mücadele neticesinde Büyük Hun İmparatorluğu, fiziki olarak Doğu ve Batı Hun İmparatorluğu olarak ikiye bölünmüş oldu. Doğu Hun İmparatorluğunun başında bulunan Hohanye, Çin ile yakın ilişkiler içerisine girerek Batı Hun İmparatorluğuna cephe aldı. Çiçi ise Batı Hun İmparatorluğunun başına geçerek Çin’i ve Çin ile iş birliği içerisinde bulunan kardeşi Hohanye’ye karşı sert tavır aldı.

Çiçi Yabgu, kardeşi Hohanye ye göre daha sert mizaçlı ve yenilgiyi kabullenmeyen biriydi. Pek çok tarihçi Çiçi’yi, Büyük İmparator Mete’ye benzetir. Çiçi’nin Amacı Hun İmparatorluğunu eski gücüne kavuşturmak ve Çine karşı üstünlük sağlayarak bulunduğu coğrafyayı yöneten tek imparatorluk haline gelmekti. Kardeşi Hohanye ise, Çinin güçlendiğini ve Hun İmparatorluğunun Çin ile mücadele edemeyeceğini düşünerek iyi ilişkiler kurmak ve gerekirse Çinin idaresine girmek düşüncesindeydi.

Batı Hun İmparatorluğunun Güçlenmesi

İmparatorluğun ikiye bölünmesiyle birlikte, Çiçi ve Batı Hun İmparatorluğu bulunduğu coğrafyada güçlenmeye başladı. Aslında Çiçi, hareket tarzı hasebiyle Mete ye benziyordu. Bulunduğu coğrafyadaki hakimiyeti ele almak için hızlı ve çok sayıda savaşa katılarak ordusunun başında yer aldı. Önce Kırgızların üzerine giderek topraklarına sahip oldu. Yine doğusunda Vusunlar bulunuyordu. Vusunlarıda bastırarak bir tehdit olmaktan çıkarttı. Güneydoğusunda bulunan Çin in üzerinede seferler düzenleyerek başarılı sonuçlar aldı. Çiçi, bu savaşlardan sonra güçlenerek hem kardeşi Hohanye, hemde Çin için tehdit oluşturmaya başladı.

Çiçi’nin amacı Çine hükmetmekti. Tüm hazırlıklarını Çin ile savaş için yapıyor ve stratejilerini bu doğrultuda yürütüyordu. Çiçinin bölgesinde söz sahibi olmaya başladığı bu dönemde (M.Ö. 44) kardeşi Hohanye (Doğu Hun imparatorluğu) Çin ile bir anlaşma imzalayarak taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda diğer tarafın destek vereceği sözünü karşılıklı olarak kabul ettiler. Bu anlaşmadan sonra Çiçi için kardeşi Hohanye ve Çin farklı düşmanlar olmaktan çıkarak aynı hedef haline geldi.

Batı Hun İmparatorluğunun Yıkılması

M.Ö. 36 yılında, batı Türkistan bölgesinde yaşanan bir anlaşmazlık nedeniyle bölgeye giden Çiçi, birlikleriyle savaşa katıldı. Savaşı kazanarak olası bir Çin saldırısına karşı Kırgız bölgesine çekildi ancak havanın çok soğuk olması nedeniyle askerlerinin büyük bir kısmını dönüşte kaybetti. Kırgız bölgesine ancak 1500 askerle ulaşabilen Çiçi, hiç beklemediği bir anda kardeşi Hohenye’nin kuşatmasıyla karşılaştı. Kale savaşı şeklinde gerçekleşen bu savaşta, Çin desteğinide yanına alan Hohanye ve Çiçi 2 gün boyunca savaştı. Çiçi, tüm askerleriyle birlikte bu savaşta hayatını kaybetti ve Batı Hun İmparatorluğu bu savaşla yıkılarak tarih sahnesinden silindi. (M.Ö. 36)

Savaş sonrası yıkılan Batı Hun İmparatorluğunda yaşayan Hun halkları, Doğu Hun İmparatorluğu bünyesine girmeyerek bölgede dağınık şekilde yaşadılar. Belirli aralıklarla küçük çaplı devletler kurma teşebbüsleri olsa da başarılı olamadılar. Bölgede bulunan Siyenpilerin baskıları sonucunda Hazar Denizine kadar itilerek bu bölgede yaşamaya devam ettiler. Her ne kadar kısa süreli bir İmparatorluk dönemi olarak tarihe geçse de, Çiçi’nin Çin idaresini kabul etmemesiyle Hun varlığını devam ettirerek daha sonra kurulacak olan Avrupa Hun, Akhun ve Göktürk imparatorluklarının önünü açtılar.

Batı Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla Hun İmparatorluğunun devamı niteliğini taşıyan Doğu Hun İmparatorluğu ise, ilerleyen zamanlarda Çin’in bölgedeki politikaları neticesinde zayıflayıp Kuzey/Güney olarak ikiye bölünerek yıkıldı ve bölgedeki diğer kavimlere karışarak asimile oldular.

Not : Aslında Doğu / Batı / Kuzey / Güney / Avrupa / AkHun olarak kategorize edilen Hun Yönetimleri İmparatorlukların gerçek isimleri değildir. Her Hun yönetimi, kendi yönetimini Hun İmparatorluğu olarak adlandırır. Ancak imparatorlukların coğrafyalara yayılması ve dağılması nedeniyle Doğu / Batı / Kuzey / Güney / Akhun / Avrupa Hun gibi isimlerle adlandırıyoruz. Türk Tarihi literatüründe “Batı Hun” kavramı pek çok Hun İmparatorluğu için kullanılmıştır. Hohanye yönetimindeki Doğu Hun İmparatorluğunun bölünmesiyle oluşan Kuzey ve Güney Hun İmparatorlukları içinde Doğu ve Batı Hun ibaresi geçer. Biz Çiçi dönemindeki Hun İmparatorluğunu Batı Hun İmparatorluğu olarak adlandırıyoruz. Hohanye idaresindeki Hun İmparatorluğunun bölünmesiyle ortaya çıkan iki imparatorluğu Kuzey ve Güney Hun İmparatorluğu olarak telafuz edeceğiz. İlerleyen dönemlerde Attila tarafından Avrupa’da kurulan İmparatorluğu da pek çok kaynakta Batı Hun İmparatorluğu olarak geçiyor ancak biz bu İmparatorluğa da Avrupa Hun İmparatorluğu diyeceğiz.

Büyük Hun İmparatorluğunun zayıfladığı ve Çine karşı gerilediği dönemde, hükümdar konumunda olan Sağ Yabgu Hohanye, Çin’e karşı makul ve yakın bir tutum izlediği hatta gerekmesi durumunda Çinin idaresi altına girebileceği düşüncesinde olduğu için ağabeyi olan Sol Yabgu Çiçi, kardeşiyle mücadeleye girmiş, Hohanye’nin iyi ilişkiler kurmak için Çine gitmesiyle yönetimi eline alarak kükümdarlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Büyük Hun İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı Hun İmparatorluğu olarak ikiye bölünmesine sebep olmuştur.

Doğu Hun İmparatorluğu

Doğu Hun İmparatoruluğunun hakanı Hohanye, bölünmeden önce Büyük Hun İmparatorluğu hakanıydı. Çinin ticari, siyasi, politik ve askeri gelişmeleri neticesinde bölgede güçlenmesiyle Büyük Hun İmparatorluğunun varlığını etkileyerek gücünü önemli ölçüde zayıflatmıştı. Hun Yönetimi Sağ ve Sol yabgu ile yönetiliyordu. Yönetim Sağ Yabgu’nun elindeydi. Sol Yabgu ise söz sahibi ancak ikinci isimdi. Hun İmparatorluğunun yönetiminde sağ yabgu Hohanye, sol Yabgu ise ağabeyi Çiçiydi.

Hohanye, zayıflayan Hun İmparatorluğunu yönetmekte güçlük çekiyor, Çinin baskılarıyla gücünü kaybeden imparatorluğu politik manevralarla ayakta tutmaya çalışıyordu. Bu doğrultuda Çin ile iyi ilişkiler kurarak savaşmaktan kaçınıyor, gerekirse Çin hükümdarlığının yönetimi altına girilebileceğini düşünüyordu. Ağabeyi olan Sol Yabgu Çiçi ile bu konuda aralarında görüş ayrılığı oluştu. Ağabeyi olmasına rağmen Sol Yabgu olan Çiçi, kendisinin Sağ Yabgu olmaması nedeniyle zaten kardeşi Hohanye ile sorunlar yaşıyordu.

M.Ö. 54 yılında Hohanye, Çin ile iyi ilişkiler kurmak maksadıyla Çin hanlığına gitmesiyle Çiçi yönetimi ele alarak hükümdarlığını ilan etti ve Hun İmparatorluğunun başına geçti. Hohanye’nin Çin Hanlığına yakın siyasi duruşu nedeniyle kendisine karşı tavır alan kurmayları, Çiçi’nin Çine karşı aldığı sert tavır nedeniyle bu duruma karşı çıkmadı. Hun İmparatorluğunun yönetimi artık Çiçinin yönetimindeydi ancak bu dönem çok kısa sürdü. Hohanye, Çinden aldığı destek ile Hun İmparatorluğuna dönerek imparatorluğun Doğusuna yerleşti. Bu dönemde Hun İmparatorluğu, fiilen Doğu ve Batı olarak ikiye bölündü. İmparatorluğun Batı bölgesi Çiçi’nin, doğu bölgesi Hohanye’nin yönetimi altındaydı.

Doğu Hunlarının başında olan Hohanye, Çinden aldığı destekle bilikte varlığını devam ettirdi. Bu dönemde Çiçi’de kendi bölgesinde güçlenerek Doğu Hunları için tehdit oluşturmaya başlamıştı. Hohanye hem batıda ağabeyi Çiçi’nin, hem güneyde Çin imparatorluğunun baskısı altındaydı. Çin her ne kadar Batı Hunlarına karşı kendilerini desteklese de yinede Çin boyunduruğu altındaydı. Yinede Çin ile iyi geçiniliyordu ancak Batı Hunları önemli bir düşman halini almıştı. Bu doğrultuda Hohanye M.Ö. 44 yılında Çin ile bir anlaşma imzalayarak taraflardan birinin saldırıya uğraması durumunda diğer tarafın destekleyeceği belirterek karşılıklı taahhütte bulunuldu. Böylece olası bir Batı Hun saldırısına karşı Çin Doğu Hunlarının yanında yer alacaktı. Bu anlaşmanın da etkisiyle 10 yıl kadar Batı Hunları ile karşı karşıya gelmediler.

Batı Hun İmparatorluğu, bulunduğu bölgedeki güçlü kavimlerle savaşarak bölgesinde güçlenmişti. Hohanye’de Batı Hunlara karşı Çinden aldığı destekle rahatlamıştı. Bir plan yaparak Çiçi hanı savaş dönüşü gafil avlamayı başardı. Batı Türkistan bölgesindeki bir savaşdan dönen Çiçi ve ordusu, savaş dönüşü 1500 askeriyle Kırgız bölgesinde bir kaleye çekilmişti. Çiçi, saldırıyı çinden bekliyordu. Hohanye bu avantajı kullanarak ancak ummadığı anda karşısına çıktı. M.Ö. 36 yılında gerçekleşen bu savaşı kazanıp Hohanye Çiçi’yide öldürerek Batı Hunları tarih sahnesinden silmiş oldu.

Çin Baskısı ve Asimilasyon

Her nekadar Batı Hun İmparatorluğunu yıksa da, bu durum Doğu Hunları için olumlu değil aslında olumsuz bir gelişme olmuştu. Zira Batı Hunlarına karşı Doğu Hunlarını destekleyen Çin hanlığı, Batı Hunlarının yıkılmasıyla Doğu Hunlarının üzerindeki baskılarını arttırdı.

Çinin amacı Hun İmparatorluğunu tamamen yıkmaktı ancak gerek Hunların yaşayış şekli ve mücadele ruhu, gerekse Çinin bölgedeki diğer düşmanlarıyla mücadele etmesi buna izin vermedi. Çinin baskıları neticesinde Doğu Hunları bölgelerinde varlık gösteremediler. 100 yıl kadar daha süren Doğu Hun İmparatorluğu bu süre zarfında varoluş mücadelesi sürdürdüler. Bu 100 yıllık dönemde önemli kabul edilebilecek bir gelişme yaşanmadı. Bu nedenledir ki, Tarih kaynakları bu dönemlerde Hunlara ait önemli kayıtlar bulunmamaktadır.

Doğu Hun İmparatorluğunun varolduğu dönemde yönetimde bulunan hükümdarların isimleri şu şekildedir ;

Hohanye (M.Ö. 54-31)
Cudi (M.Ö. 31-30)
Fuçuleycudi (M.Ö.30-20)
Su Hsien Cudi (M.Ö. 20-12)
Çuyacudi (M.Ö. 12-8)
VuçuLiuCudi (M.Ö. 8-M.S. 13)
Vuleycudi (13-18)
HuTuIrSıtaoGaoCudi (18-46)
Wutatiho (46)
Pu-Nu (46-48)

Doğu Hun İmparatorluğunun Bölünmesi (Kuzey ve Güney)

Yönetimi zayıflayan ve bölgedeki otoritesini yitiren Doğu Hunları, Çin’in hakimiyetini kabul etmesiyle, varolduğu 100 yıllık süre boyunca peyder peyi zayıflayarak çöküş sürecine girdi. Bu süreç M.S. 48 yılında imparator Panu ile yeğeni Pi arasında yaşanan taht kavgasıyla bölünme noktasına geldi. İmparator Panu, Doğu Hunlarını Çin’in hakimiyetini kabul ederek yönetiyordu. Zira Hohanye döneminden beri Hun İmparatorluğu bu menvalde yönetildi. Zaman zaman Çine karşı mukavemet düşüncesi ortaya çıksada Hunların Çin Hanlığına karşı koyabilecek askeri ve ekonomik gücü bulunmuyordu. Ancak İmparator Panu’nun yeğeni Pi, hiçbir şekilde Çinin hakimiyetini kabullenmek düşüncesinde değildi. Bu fikir ayrılığı Panu ile yeğeni Pi’nin arasını açtı.

İlginçtirki, M.Ö. 54 yılında, yani neredeyse 100 yıl önce Çiçi ile Hohanye arasında yaşanan ayrılık nedeni, M.S. 54 yılında yani neredeyse 100 yıl sonra amca Panu ve yeğeni Pi arasında yaşanmış, her iki mücadelede İmparatorluğun bölünmesiyle sonuçlanmıştır.

Yaşanan bu mücadele neticesinde Doğu Hun İmparatorluğu, Kuzey ve Güney Hun İmparatorluğu olarak ikiye bölünerek, yıkılan Doğu Hun İmparatorluğunun hakanı konumunda olan Panu imparatorluğun Güney Bölgesini, amcası Panu’ya karşı mücadeleye giren Pi ise Kuzey bölgesini kontrolü altına alarak imparatorluğu siyasi ve fiziki olarak ikiye bölünmesine neden oldular.

Panu, Doğu Hun İmparatorluğunu yönettiği gibi, Güney Hun İmparatorluğunu yönetirken de Çin hakimiyetini kabul ederek hareket etti. Ancak Pi, Çine ve Güney Hunlara karşı sert tavır alarak hem amcası Panu’ya, hem Çin hanlığını karşısına aldı.

Kuzey Hun İmparatorluğu

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kuzey ve Güney Hun İmparatorlukları ile ilgili bilgilerde ciddi karmaşalar bulunmaktadır. Bazı tarih kaynaklarında Kuzey Hunları “Batı Hunları” olarak anılmakta, bazılarında ise Güney Hunları bu adla telafuz edilmektedir. Öyle ki, iki imparatorluğun hakanı olan Panu ve Pi’nin bile imparatorlukları hakkında ciddi karmaşık bilgiler bulunmaktadır. Bu sebeple daha önce konu hakkında bilginiz var ise kavram karmaşası yaşayabilirsiniz. Bu nedenle kısaca özetleyelim ;

Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 220 yılında kurulmuş, M.Ö. 161 yılında Doğu ve Batı Hun olarak ikiye bölünmüştür. Batı Hun yıkılarak Doğu Hun İmparatorluğu devam etmiş, bu imparatorlukta M.S. 48 yılında ikiye bölünerek Kuzey ve Güney Hun imparatorluğu ortaya çıkmıştır. Güney Hun İmparatoru, Doğu Hun İmparatoru olan Panu, Kuzey Hun imparatoru ise, amcası Panu’ya karşı mücadeleye giren Pi olmuştur. Tarihin ilerleyen dönemlerindede Avrupa Hun ve Ak Hun imparatorlukları ortaya çıkmıştır.

Çin’in baskıları ve zamanla zayıflayan Hunların Çin himayesi altına girmesiyle Asyadaki Hun varlığı ciddi tehlike altına girmişti. Öyleki İmparatorluk neredeyse 100 yıldır Çin himayesi altında yönetiliyordu. Hakanları Çin tarafından yetiştiriliyor, İmparatorluğun kültürel ve sosyal yaşamı Çin Hanlığından etkilenerek ciddi bir yozlaşma yaşıyordu. Önceki ve yeni gelen yabgular ise bu duruma alışmış ve kabullenmiş olarak hükümdarlığa geçiyordu.

Hohanye ve Çiçi zamanında yaşanan ayrılık, M.S. 48 yılında imparator Panu ile yeğeni Pi arasında tekrar cereyan etti. Panu, alışılageldiği gibi imparatorluğu Çin boyunduruğu altında yönetiyordu. Yeğeni Pi, bu duruma karşı çıkıyordu. İmparatorluğun eskisi gibi bağımsız ve bölgesinde otorite sahibi büyük bir İmparatorluk haline gelmesi için mücadele etme düşüncesindeydi. Bu ayrılık çatışmaya dönüşerek imparatorluğun ikiye bölünmesiyle sonuçlandı.

Yaşanan mücadele sonrası Pi, askeri gücünü toplayarak imparatorluğun Kuzey bölgesine, Sibiryanın güneyi ile Moğolistanın kuzeyi arasındaki bölgeye çekilerek kendi yönetimini oluşturdu. İmparatorluğun kurulmasıyla birlikte Pi, bölgedeki Hun beyliklerininde desteğiyle bölgesine hükmetmeye başladı. Ancak bulunduğu bölgede Sienpiler, Moğol-Tunguz karışımı topluluklar ile Wuhunlar bulunuyordu.

Pi, kuzeyde bulunan Hun beyliklerininde desteğini alarak bölgesinde söz sahibi olmaya başladı. Kuzey hunları kısa bir sürede Güney Hunları ve Çin için tehdit haline geldi. Ancak M.S. 60 lı yıllara kadar batı bölgesindeki diğer toplulukların ayaklanmalarıyla ve bölgedeki güç dengeleriyle mücadele eden Kuzey Hunları, bu bölgedeki otoritesini kabul ettirerek bölgesinde söz sahibi olmayı başardı. Bölgesindeki sorunları çözen Kuzey Hunları, artık Güney Hunları ve Çinin üzerine yürüyebilecek güce sahip hale geldiler. Öyle ki, Kuzey Hun İmparatorluğu, artık Güney Hun İmparatorluğundan daha güçlü ve büyük bir imparatorluk haline gelmişti. Çin, Güney Hun İmparatorluğu bölgesinde askeri anlamda rahat hareket edebiliyorlardı. Bu nedenle Güney Hun İmparatorluğu bölgesinde yapılan savaşlarda kaybetse bile toprak kaybetmiyordu. Ancak Kuzey Hunlarının 61-65 yılları arasındaki ilerleyişi Çin sınırlarına kadar ulaştı. Kazandığı savaşlarla da güçlenerek Çine meydan okumaya başladı. Çin, sınır kasabalarıyla ticareti yasaklamış, böylece Kuzey ve Güney hunlarının ekonomik varlığını zayıflatmıştı. Kuzey Hunları, bu dönemde Çin’e serbest ticarete izin vermeye mecbur ettiler. Artık Hunların parlayan güneşi Kuzey Hunlarıydı. Çin ise, Büyük Hun İmparatorluğu zamanında yaşadığı Hun baskısını tekrar yaşıyordu.

Kuzey Hunları, kısa zamanda bölgesinde güçlenerek söz sahibi olmaya başlamıştı. Çin bu durumdan oldukça rahatsızlık duymaya başladı. Kuzey Hunlarının daha fazla güçlenmesi Çin için eski kötü günlerin geri dönmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle Çin, hanlığın tüm gücünü Kuzey Hunlarıyla mücadele için seferber etti. Bugün Çin tarihinde bir kahraman olarak adı geçen Pan Çao, bu ünvanını Kuzey Hun İmparatorluğuyla yaptığı uzun mücadele sonucunda elde etti.

Kuzey Hun İmparatorluğu, tüm gücüyle güneyinde bulunan Çin’e karşı mücadele ediyordu. Ancak Kuzey bölgesinde yeni bir gelişme meydana geldi. Bölgede bulunan Sienpiler güçlenerek kendi egemenlik alanlarını genişletiyorlardı. Sienpilerin hakimiyet alanı Çungaryada Güney Sibiryaya kadar uzanıyordu. Kuzey Hun İmparatorluğunun güneyde Çinle mücadele etmesini fırsat bilerek imparatorluğun kuzey bölgesini baskı altına aldı. Kuzey Hunlarının mücadelesi Kuzeyde Sienpilere, güneyde Çin Hanlığına karşı devam etti.

Bu mücadele dönemi 30 yıl kadar sürdü. Kuzey Hun İmparatorluğu Bu süre zarfında hem Kuzeyde Sienpilerle, hem Güneyde Çin hanlığıyla mücadele etti. Ancak hem Sienpiler çok güçlenmişti, hemde Çin hanlığı, geçmişten gelen Hun Paranoyası nedeniyle Kuzey Hunlarına karşı seferberlik haliyle mücadele ediyordu. Yapılan savaşlar sonrasında Kuzey Hunları zayıflayarak sahip olduğu kentleri kaybetmeye başladı. 91 yılına kadar süren bu ağır savaşlar neticesinde imparatorluk zayıflayarak yıkıldı. Bölgedeki Hunlar, Sienpilerin baskılarıyla batıya doğru kalabalık kitleler halinde göç ettiler. Bölgede bulunan diğer Hun İmparatorluğu olan Güney Hun İmparatorluğu ise Çin hanlığının egemenliği altında varlığını devam ettirmeye devam ettiler.

Not : Kuzey Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla, imparatorluk bünyesindeki kabileler batıya doğru göç ederek, daha önce yıkılan Çiçi yönetimindeki Batı Hun İmparatorluğundan kalan diğer topluluklarla birleştiler. Tarihin ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan Avrupa Hunları ve Ak Hunların temelini oluşturan bu topluluklar, Avrupa Hun ve Ak Hun İmparatorlukları kurulana kadar Hunların İmparatorluk kurmadan önceki yaşayış şeklini benimseyerek bozkır hayatı sürdüler.

Güney Hun İmparatorluğu

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Kuzey ve Güney Hun İmparatorlukları ile ilgili bilgilerde ciddi karmaşalar bulunmaktadır. Bazı tarih kaynaklarında Kuzey Hunları “Batı Hunları” olarak anılmakta, bazılarında ise Güney Hunları bu adla telafuz edilmektedir. Öyle ki, iki imparatorluğun hakanı olan Panu ve Pi’nin bile imparatorlukları hakkında ciddi karmaşık bilgiler bulunmaktadır. Bu sebeple daha önce konu hakkında bilginiz var ise kavram karmaşası yaşayabilirsiniz. Bu nedenle kısaca özetleyelim ;

Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 220 yılında kurulmuş, M.Ö. 161 yılında Doğu ve Batı Hun olarak ikiye bölünmüştür. Batı Hun yıkılarak Doğu Hun İmparatorluğu devam etmiş, bu imparatorlukta M.S. 48 yılında ikiye bölünerek Kuzey ve Güney Hun imparatorluğu ortaya çıkmıştır. Güney Hun İmparatoru, Doğu Hun İmparatoru olan Panu, Kuzey Hun imparatoru ise, amcası Panu’ya karşı mücadeleye giren Pi olmuştur. Tarihin ilerleyen dönemlerindede Avrupa Hun ve Ak Hun imparatorlukları ortaya çıkmıştır.

Güney Hun İmparatorluğu esasında kurulmamış bir devlettir. Zira Önce Doğu ve Batı olarak bölünen Hun İmparatorluğu, M.S. 48 yılında Güney ve Kuzey olarak tekrar bölünmüştür. İmparator konumuda olan Panu, ülkeyi Çin egemenliği altında yönetmekteydi. Yeğeni Pi, bu duruma karşı çıkarak Çin egemenliğinden kurtulmak düşüncesiyle harekete geçerek amcası Panu’ya karşı mücadeleye girdi ve ülkenin Kuzey bölgesini kontrol altına alarak Kuzey Hun İmparatorluğunu kurdu. Bu bağlamda, Güney Hun İmparatorluğu mevcut Hun İmparatorluğunun (Doğu Hun İmparatorluğu olarak telafuz ediyoruz) devamı niletiğini taşımaktadır.

İmparatorluk, yaklaşık 100 yıldır Çin egemenliği altında yönetilmekteydi. Bölgesinde güçlenen Çin, Hunları kontrol altında tutuyor, iç siyasi dengeleri yöneterek Hunların büyüyüp genişlemesini engelliyordu. İmprator Panu’da bu yönetim şeklini devam ettirdi. Ancak yeğeni Pi’nin bu duruma karşı çıkarak kendisiyle mücadeleye girmesi neticesinde ülkenin Kuzey bölgesini yeğeni Pi’nin yönetimine bırakmak zorunda kaldı.

Panu, bu ayrılıktan sonra İmparatorluğun Güney Bölgesini himayesi altında tutmaya devam etti. Daha öncedende olduğu gibi yönetim Çin egemenliği altında devam ettirildi. Bu dönemde Kuzey Hunları bölgelerinde güçlenerek topraklarını genişletmeye başlamıştı. Hatta güneye doğru ilerleyerek Çin sınırlarına kadar dayandı. Güney Hun İmparatorluğu, bu tarihi dönemde ciddi bir varlık gösteremeyerek Çin boyunduruğu altında varlığını sürdürmeye devam etti.

Zamanla büyüyen Kuzey Hun İmparatorluğu, kuzey bölgesindeki Sienpilerin güçlenmesiyle hem güneyde Çin, hem Kuzeyde Sienpilerle mücadele etmek zorunda kaldı. Bu mücaleler neticesinde zayıflayarak bölgedeki varlığını kaybetmeye başladı. Hem Çin, hem Sienpilerin baskılarına karşı koyamayan Kuzey Hun İmparatorluğu, 91 yılında yıkılmıştı. Kuzey Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla bölgede bulunan ve önceki Hun İmparatorluklarının devamı niteliğini taşıyan tek Hun imparatorluğu durumundaydı. Ancak Çin, Güney Hunlarının yönetimini tamamen inisiyatifi altına almaya başlamıştı.

177 yılına dek Hunlar kendi İmparatorlarını seçiyorlardı. Bu imparatorlar Çin hanlığında yetiştiriliyor olsa da tercih Hunlara bırakılıyordu. Ancak 177 yılında Çin, Güney Hun imparatorluğunun yabgusunu kendisi atama kararı aldı. Bu karar Hunlar arasında infiale neden oldu. Öyleki Hun kabileleri, Çinin atadığı imparatoru kabul etmeyerek öldürdü. Bu olaydan sonra Hunlarda iç karışıklıklar baş göstermeye başladı. İmparatorluk başsız kalmıştı. Yaşanan iç mücadeleler neticesinde İmparatorluk 5 vilayete bölünerek Çinin atadığı askeri valilerle yönetilmeye başlandı. Seçilen imparatorlar ise Çinin siyasi varlığı nedeniyle söz sahibi olamıyordu.

Bu süreç 216 yılına kadar devam etti. Çin, esas amacına 216 yılında ulaştı. Hunları tamamiyle kontrolü altına alarak bölgedeki son Hun İmparatorluğunun varlığına son verdi. Bu tarihten sonra Türkler, tarih sahnesine çıkış yerleri olan Türkistandan tamamen uzaklaştı. Bölgede kalan Hunlar ise kısmen batıya doğru göç ederek, kısmen bölgedeki diğer halklara karışarak asimile oldular.


Güney Hun İmparatorluğu döneminde idarede bulunan imparatorlar şu şekildedir ;

Panu Yabgu (46 - 83)
Sanmuldutzu Yabgu (83 - 84)
Yuliu (84 - 89)
Yuçukien (89 - 93)
Ankuo (93 - 94)
Tingtoşi - Suyheuti (94 - 98)
Vanşiçi - Suyti (98 - 124)
Vuçihu - Şihço (124 - 127)
Tejoşi - Suytsieu (127 - 140)
Çenieu Yabgu (140 - 143)
Hulanjoşi Suytsieu (143 - 147)
İlingşi - Suytsieu (147 - 172)
Totejoşi - Suytsieu (172 - 177)
Huçing (177 - 179)
Kiangkiu (179 - 188)
Teçişi - Suyheu (188 - 195)
Huçutsiuen (195 - 216)

Not : Bugün Türkistan bölgesinde varolan pek çok ülke, bir yanılgı olarak Literatürümüzde yada zihinlerde Türk devleti olarak anılmaktadır. Hun imparatorluğunun yıkılmasıyla birlikte idaresiz kalan Hun Türklerinin bir kısmı Batıya doğru ilerleyerek diğer Hun devletlerinin temelini oluşturmuşlar, bir kısmı ise bölgede yaşayan diğer toplumlara karışarak asimile olmuşlar, kültürel değerlerini bu toplumlarada götürerek Türk/Hun kültürünün yaşatılmasına olanak sağlamışlardır. Bu nedenle aslında Türk olmasada, yıkılan Hun İmparatorluğuyla birlikte bölgeye dağılan Hun Türklerinin bölgedeki kültürel varlığı, bölgedeki devletlerin Türk olduğu kanısını uyandırmaktadır. En bariz örneği Moğollardır. Türk olmayan Moğolların tarihte Türk olarak anılması buradan gelmektedir. Kültürel açıdan çok zayıf olan Moğollar, Türk kültüründen fazlaca etkilenmiş, bu etkileşim onların Türk olduğu kanısını uyandırmıştır. Toplumları içerisinde çok sayıda Hun Türkü bulunmaktadır. Öyleki Moğolların tarihdeki en büyük İmparatoru Çenkiz hanın, tarih kayıtlarında kendisinin Türk olduğunu ifade ettiği bulunmaktadır.

Hunların Yeniden Doğuşu

Hunlar Türkleri, Büyük Hun İmparatorluğunda yaşanan karışıklıklar ve bölünmelerle batıya doğru göç etmeye başladılar. M.Ö. 36 yılında başlayan göç hareketi, M.S. 200 lü yıllara kadar devam etti. Hun İmparatorluğunun zayıflamasıyla yaşanan idari sorunlar, bölgedeki Hunların belirli aralıklarla Türkistan bölgesinde dağılmasına ve bölgeyi tamamen terk etmesine neden oldu. Bu göç hareketi küçük kütlelerle devam etmiş olmasının yanında birkaç kez büyük göç hareketlerine de sahne oldu.


Türklerin Türkistandan Çıkışları ve Göç Hareketinin Başlaması

Hun Türklerinin bölgeden göç etmeleri, M.Ö. 36 yılında başladı. M.Ö. 54 yılında, Büyük Hun İmparatorluğu ikiye bölündü. İmparatorluğun yönetiminde bulunan iki kardeş Hohanye ve Çiçi, devletin yönetimi konusunda anlaşmazlığa düştüler. Hohanye ülkeyi Çin himayesinde devam ettirmek düşüncesindeyken Çiçi, Çin egemenliğini kabul etmeyerek Batı bölgesine çekilip Batı Hun İmparatorluğunu kurdu. Zamanla hem kardeşi Hohanyenin yönettiği Doğu Hunla, hemde Çinle mücadele eden Çiçi, M.Ö. 36 yılında bir savaşta tüm askerleriyle birlikte öldü ve Batı Hun İmparatorluğu yıkıldı. Yıkılan Batı Hun İmparatorluğu bünyesinde yaşayan kabileler, Çin himayesine giren Doğu Hun İmparatorluğuna katılmayarak bölgedeki ilk yoğun göç hareketini başlattılar. Daha sonra kurulacak olan Avrupa ve Ak Hun İmparatorluklarının temelini oluşturacak hunların göç süreci bu tarihte başlamıştır.

İlerleyen dönemlerde, DoğuHun İmparatorluğunun Çin himayesinde varlığı sürdürmesi ve Çinin Hunlar üzerindeki ağır baskıları ekonomik ve siyasi sorunlara neden oldu. Bu sorunlar zamanla göç hareketinin devam etmesine neden oldu. Çiçi yönetimindeki Batı Hunların göç hareketi 100 yıl kadar sürdü. Bu 100 yıllık süre zarfında bölgedeki diğer Hun kabileleride Batı Hun İmparatorluğunda yaşayan Hun Türklerini takip ederek, hem politik hem doğal koşulları daha yumuşak olan batı bölgelerine doğru göç ettiler.

İlerleyen tarihlerde Hun İmparatorluğunun tekrar bölünerek Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmasıyla Türkistan bölgesindeki karışıklıklar artmaya başladı. Batı Hunları gibi, Çin himayesini kabul etmeyen kabileler, Yabgu Pi idaresinde Kuzeye çekilerek hem Çin, hem Güney Hun İmparatorluğuyla mücadeleye girişti. Zamanla bölgede güçlenen Sienpiler ve Çinler ile mücadele neticesinde Kuzey Hun İmparatorluğuda M.S 91 yılında yıkıldı. İkinci büyük göç hareketi bu dönemde gerçekleşti. Yıkılan Kuzey Hun İmparatorluğu bünyesindeki Hun kabileleri, topraklarını genişleten Sienpilerin baskıları neticesinde kabalalık kütleler halinde Batıya doğru göç ettiler.

Üçüncü büyük Göç hareketi M.S. 216 yılında Güney Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla gerçekleşti. Çinin Hunlar üzerindeki baskısıyla varolan tek Hun İmparatorluğu yıkılarak bölgedeki Hun varlığı ortadan kaldırılmış oldu. Bölgedeki hunlar zamanla İmparatorluk kurmayı deneselerde bu girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bölgede kalan Hunlar daha çok bölgedeki halklara karışmakla birlikte batıya doğru göç hareketine devam ettiler.


Devletsiz Yaşanan 150 Yıl ve Hunlarda Göçebe Yörük Kültürünün Oluşması

Hunlar, son Hun İmparatorluğunun yıkılmasıyla bölgedeki Hun Türkleri imparatorluk bünyesinde olmaksızın varlıklarını devam ettirdiler. Göç eden hunların bir kısmı göç dahilinde bölgelerindeki imparatorluklara dahil olsalar da genellikle göç etmeye devam ettiler. Bu dönemde Hunlar, Yörük kültürüyle tanıştılar. Hunların, Hun İmparatorluğu kurulmadan önce yaşayış şekilleri Kabileler şeklindeydi. Genellikle göç etmekle birlikte, daha çok belirli bir bölgede varlıklarını sürdürmekteydiler. Ancak Hun İmparatorluklarının yıkılmasıyla birlikte bölgelerinde barınamayan Hunlar, Hazar denizi bölgesine kadar geniş bir coğrafyada göç etmek durumunda kaldılar. Bu göç hareketi, Hun Türklerinde konar göçer olarak tanımlanan Yörük kültürünü oluşturdu.

Büyük Hun İmparatorluğu kurulmadan önce kendi aralarındada mücadele içinde olan Hun kabileleri, geçmişin aksine göç hareketiyle birlikte yine Kabileler halinde yaşamışlar ancak kendi aralarında mücadele etmemişlerdir.


Hunların Hazar Denizi ve Çevresinde Toplanmaları

Göç eden Hun Türklerinin, asyadaki göç hareketleri Hazar denizine kadar sürdü. Hazar denizinden sonrası Avrupaya kadar açılıyordu. Ancak hem Hazar bölgesinin ikliminin yaşamaya elverişli oluşu, hemde Hazar denizinden sonrasındaki Gotların bölgedeki hakimiyeteri göç hareketinin Hazar denizinde durmasına neden oldu. Yaklaşık 400 yıl süren göç hareketiyle ilerleyen Hun Kabileleri, Hazar denizi etrafında toplanarak bölgelerinde çoğaldılar. Bu bölgede 100 yıl gibi bir süre çoğalan ve büyüyen Hun kabileleri zamanla güçlenerek bölgelerinde söz sahibi olmaya başladılar.


Yeni Hun İmparatorluklarının Kuruluşu

Hazar bölgesinde çoğalan Hunlar, geçmişten gelen Devlet kültürünü bulundukları bölgede de hayata geçirdiler. Bu bölgede çoğahan Hunlar, zamanla kurulan onlarca imparatorluğun temelini oluşturarak Türk kültürünü dünyaya yaydılar. İlerleyen dönemlerde tarih sahnesine çıkan Avrupa Hunları, Ak Hunlar, Göktürkler, Selçuklular, Osmanlı gibi pek çok imparatorluğun temelini oluşturan bu topluluğun küllerinden yeniden doğuşu başlı başına bir Tarih Dönemi olarak ele alınabilecek kadar önem taşımaktadır.

AKHUNLAR

Büyük Hun İmparatorluğunun bölünme ve parçalanmasıyla Batıya Doğru göç eden Hun kabileleri, İç Asya’dan Hazar bölgesine doğru yoğun bir Hun hareketliliği oluşturdu. Hunlar kalabalık kitlelerle İç Asya’yı terk edip Batıya doğru ilerliyordu. Bu göç hareketi M.Ö. 36’da, Bölünen Batı Hunların yıkılmasıyla başlamıştı. İlerleyen zamanlarda Hunların Kuzey ve Güney olarak tekrar bölünmesiyle ve nihayetinde Orta Asyada Hun varlığının ortadan kalkmasıyla 4. Y.Y.’a kadar devam etti.

İç Asya’dan göç eden Hunların bir kolu Hazar denizine, diğer kolu Güneye doğru ilerlemişlerdi. Hazar bölgesine doğru ilerleyen Hunlar 3. Y.Y. ortalarında Avrupa Hun İmparatorluğunu kurdular. Aynı dönemde Güneye doğru ilerleyen kabileler ise, literatürde Orta Doğu Türkleri olarak anılan Ak Hunları kurdular.


Ak Hunların Kuruluşu (420)

İç Asya’dan başlayan göç hareketiyle birlikte Orta Asya’ya inen Hunlar, bölgedeki siyasi yapı içerisinde ezilmemek için kabileler halinde birleşerek varlıklarını devam ettiriyorlardı. Hatta varlıkları tehlikeye girdiği zaman bölgelerindeki devletlerle savaşarak güçlerini korudular. Bu kabilelerin yaşayış şekillerini, Büyük Hun İmparatorluğu kurulmadan önceki Ön Türklerin yaşayış şekline benzetebiliriz.

Göç hareketiyle bölgede varlığını sürdüren iki büyük kabile olan Uar ve Hun kabileleri, 3. Y.Y. ortalarında güçlenerek bölgelerinde söz sahibi oldular. Bu dönem, Avrupa Hun İmparatorluğunun kurulduğu tarihlere rastlamaktadır.  Aslında Ak Hunların kuruluşunu bu tarihe dayandırabiliriz ancak İmparatorluk düzenine geçilmediği için devlet olarak telafuz edememekteyiz.

350 li yıllarda, bugünkü Afganistanın kuzey bölgesinde siyasi bir güç haline gelen Uar ve Hun kabileleri, 400’lü yılların başına doğru birleşerek güçlenip bulunduğu bölgeyi yönetmeye başladılar. Nihayetinde 430 yılında Aksuvar’ın yönetime geçmesiyle İmparatorluk halini aldılar. Kabile düzeninden İmparatorluk düzenine geçmeleri nedeniyle, Ak Hunların kuruluşunu 420 olarak kabul edebiliriz.


Aksuvar Dönemi (430 – 470)

Uar ve Hun kabilelerinin ortak kararıyla yönetime geçen Aksuvar, imparatorluğu kurup 40 yıl gibi uzun bir süre yönetti. Güçlü bir yönetici olması hasebiyle Eftalanos (Epthalanos) ünvanını almıştı. Bu nedenle Bizans ve İran kaynaklarında Ak Hunlardan Eftalit olarak bahsedilir.

Aksuvar, yönetime geçmesiyle birlikte bölgesinde önemli bir güç olan İran’a karşı mücadele etti. İran o dönemde Sasani kabilesinin yönetimindeydi. Aksuvar Sasanilerle savaşarak İranı baskı altına almaya başladı. Bu dönemde Akhunlar ile Sasaniler aynı bölgede varoldukları için siyasi açıdanda iç içeydiler. Aksuvar döneminde siyasi çalkantılar ortaya çıktı. 459 yılında başlayan iç karışıklıkla Yönetime geçecek kişiye karar veremeyen Sasaniler, Aksuvarın baskılarıyla Firuzu tahta geçirmek zorunda kaldılar. Firuz, tahta Aksuvarın desteğiyle geçmişti. Bu nedenle Tirmiz ve Vasgirt bölgelerini terk ederek Akhunlara hediye etti.

Bir süre Akhunlar ile Sasanilerin arasındaki siyasi ilişkiler barış içerisinde geçti. Hatta barış görüşmelerinin birinde Firuz, kızını Aksuvarla evlendireceği sözünü verdi.  Aksuvar bir süre sonra Firuzdan sözünü tutmasını istedi. Ancak Firuz sözünü tutmayıp kızı diye Cariyesini gönderdi. Aksuvar bunu anladığında, Firuzun kendisine yardım için gönderdiği komutanını öldürerek Firuzu cezalandırdı. Firuz bunun üzerine Aksuvar’a savaş açarak ordularını Ak Hunların üzerine gönderdi.  Sınır kasabası Balam’ı işgal etti ancak Aksuvarın ordularıyla karşılaşmadan geri döndü. Bu olaydan sonra 10 yıl kadar Aksuvar ve Firuz arasında ciddi bir savaş yaşanmadı.  Firuz Aksuvara karşı yeni bir sefer hazırlığına girdi. Aksuvar bu savaşta klasik Turan taktiğini kullanarak Firuzun ordusunu dağlık bölgelerde çevirdi. Strateji hatalarıyla savaşı başlamadan kaybetmek üzere olan Firuz Aksuvardan barış istedi. Aksuvar, Firuzun kendisine yalvarıp af dilemesi şartıyla savaşı bitireceğini söyledi. Firuz bunu kabul etmek zorunda kaldı ve kendi askerlerinin önünde diz çökerek Aksuvara savaşı bitirmesi için yalvardı. Bunun üzerine savaş başlamadan bitti ordular geri döndüler.

Gururu kırılan Firuz bir süre sonra kırılan gururunu onarmak için savaş hazırlıklarına başladı. Bu dönemde sınırdaki düzenlemeler Akhunların aleyhine geliştiği için Aksuvar Firuza savaş ilan etti. Bu savaş Firuz ile Aksuvar arasında yaşanan son savaş oldu. Zira, savaş dağlık ve yamaçlı bir arazide yaşandı ve Aksuvar, savaş başlamadan önce savaşın yaşanacağı alanda derin çukular açarak Firuz ve Askerlerinin bu çukurlara düşmesiyle savaşı kazanarak Firuzuda öldürmüş oldu. Bu savaş sonrasında Aksuvar, Sasanilerle çok ağır bir anlaşma yaptı. Sasaniler bu anlaşmayı kabul ederek Akhunlar ile bir süre barış ilişkisi kurdular.

Aksuvar, bu anlaşmayı imzaladıktan bir süre sonra vefat etti. Yerine Toraman tahta geçti.


Kabile Yönetimi (470-480)

Akhunlar, Aksuvarın ölümünden sonra bir Hakan seçmek yerine kabile yönetimini tercih etmiştir. Bu 26 yıllık süre zarfında kararlar, Uar ve Hun kabilelerinin oluşturduğu yönetim mekanizması tarafından alınarak hayata geçiriliyordu.

Kabile yönetimi döneminde Akhunlar ilerleyişlerine devam ederek Hindistana doğru uzanmışlardı. Bugünkü Hindistan topraklarında bulunan Gupta devletini baskı altına alarak bölgedeki otoritesini güçlendirdi. Her nekadar bir Hakan önderliğinde yönetilmese de, Kabile Yönetimi Dönemi fevkalade başarılı ve istikrarlı bir şekilde geçti.


Toraman (480-515)

Toraman, çok uzun bir süre yönetimi elinde tuttu. Toraman’ın idareye geçtiği dönemde Akhunlar Hindistana doğru ilerlemiş, bölgedeki Guptaları baskı altına almıştı. Bölgedeki bir diğer güç Pencaplar ise yıkılmak üzereydiler. İranda ise Mazdek isyanı baş göstermeye başlamıştı. Bir tür komünist idare sistemini savunan Mazdek, halkı bu doğrultuda örgütleyerek devlete karşı teşkilatlandırdı. Toraman, Ailevi değerleri ve mal edinme özgürlüğünü ortadan kaldırma gayreti içinde olan Mazdek’e karşı tavır alarak İranın iç işlerine müdahale etti. Önce Mazdek isyanını bastırdı, daha sonra ise bir süre Mazdek’e inanıp  sonra hapsedilen ve daha sonra kaçıp Toramana sığınan Sasani hükümdarı Kavad’ı tekrar tahta çıkarttı.

Toraman, yönetime geçtiği ilk dönemde Belh şehrini egemenliği altına aldı ve Sasanilerle husumet dönemi tekrar başladı. Aynı dönemde bölgedeki güçlerden biri olan Kuşan devleti yıkılmıştı. Toraman, bölgeye dağılan Kuşan prensliklerini kolaylıkla egemenliği altına aldı. Kuşan prensliklerinin egemenlik altına alınmasından sonra geriye Hindistan kalıyordu. Hindistana ilk saldırısı yine 480 yılında oldu. Bu saldırı sonrasında Hindistanın kuzeyini egemenlikleri altına alarak bölgedeki hakimiyetini önemli ölçüde ilerletti. Aynı dönemde, Hindistanda devlet kuran Guptalar’a karşıda akınlar düzenlensede de tam anlamıyla başarı elde edilemedi.  Bu süreç sonrasında Karaşar, Kandahar ve Hindistanın kuzeyi tamamen Akhunların hakimiyetine girdi.

Toraman döneminde Akhunların hakimiyet alanı önemli ölçüde büyüyerek bölgede hakim güç haline gelindi. Akhunlar tarihlerinin en parlak dönemini Toraman döneminde yaşadılar. Toraman 515 yılında öldüğünde yerini oğlu Mihirakula’ya bıraktı.


Mihirakula (515-550)

Mihirakula, yönetime geçtiği dönemde Budizm bölgede benimsenmeye başlanmış ve insanların itibar ettiği bir inanış haline gelmeye başlamıştı. Mihirakula, toplumunun Gök Tanrı inancını muhafaza etmek için Budizme karşı çok sert önlemler alarak toplumunu yozlaşmaktan ve Budizm inancına saplanmaktan kurtarmıştır.

Mihrakula döneminde akınlar daha çok Hindistan üzerine yoğunlaştı. Hindistan üzerine sürekli akınlar düzenleyerek hakimiyet alanını genişletmek düşüncesindeydi. Mihirakulanın akınları 530 yılına kadar aralıksız ve ilerleyerek devam etti. Ancak 530 yılında Citraküta kentini ele geçirdikten sonra Mihirakula akınlarını durdurdu. Bu dönemden sonra akınlar yerini mevcut toprakların korunması ve himayesi stratejisine bıraktı. Bu tarihten sonra hakimiyet alanı genişlemeyerek mevcut hakimiyet alanı korunmaya başlandı. Bu durgunluk yerini gerilemeye bıraktı. 530-550 yılları arasında Akhunlar maruz kaldığı saldırılarla baş etmeye çalıştıysa da çok başarılı olamadılar.


İç Karışıklık Dönemi ve Yıkılışı (550 – 567)

Mihirakulanın ölümünde Akhunların sınırları Hazar Denizinin Güney Doğu köşesinden Çine, Hindistanın kuzeyinide içine alan geniş bir alanı kapsıyordu.
Mihirakula 550 yılında vefat ettiğinde Akhunlar dağılma sürecine girdiler. Bazı tarihi kaynaklar Mihirakuladan sonra Akhun coğrafyasında prensliklerin varloduğundan bahsetsede tarih kaynakları bu konuda net bir bulgu ortaya koyamamıştır.

Bu dönemde Akhunların yönetiminde yaşanan boşluk, bölgede güçlenen bir diğer Türk İmparatorluğu olan Göktürk’ler ve Sasanilerin bölgeyi yönetmek için işbirliği yapmasıyla AkHunların aleyhine gelişti. Akhun İmparatorluğunu aralarında paylaşarak bölgedeki Akhun İmparatorluğunu tamamen ortadan kaldırdılar.