Sadeddin Köpek

VEZİR SADEDDİN KÖPEK[1]

Zafer ŞEN[2]

Umumi Türk tarihinin mühim bir evresi olan Türkiye Selçukluları ( 1060-1307) Sultan Alaaddin Keykubat’ın (1220-1237) vefatından sonra mühim sarsıntı ve olaylara tanık olmuştur. Saltanata geçen oğlu Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in etrafı, kendisini tahta çıkaran devlet adamları ve komutanlar tarafından çepeçevre sarılmıştı. Bunlardan komutan (emîr) Sadeddîn Köpek, çocuk sultanı en çok etkileyen ve yönlendiren devlet adamı olarak ön plana çıktı. Onun ne sultan Keykubâd devrinde, ne de oğlu Keyhüsrev’in saltanatının başlangıcında hangi görevde bulunduğu, hangi mevkiye dayandığı ve nereden güç aldığı bilinmemektedir. Devrin en ayrıntılı kaynağı olan İbn Bîbî de bu hususta kesin bir şey söylememektedir. O, ilk defa, bir tertiple sultan I. Alâeddîn Keykubâd’ın zehirlenmesi ve yerine oğlu Keyhüsrev’in tahta çıkarılması olayında kendisini göstermiş ve yeni sultanın yakın çevresi arasında ön safta yer almıştır.

Sadeddîn Köpek, sinsi bir karakter yapısına sahipti. Devrin kaynağı İbn Bîbî, Sadeddîn Köpek’in adını ilk defa, Sultan I. Alâeddîn Keykubâd devrinde, bu karakterini yansıtan bir olayla anlatır. Onun bu özelliği, asıl bundan sonra sultan Gıyâseddîn Keyhüsrev’in saltanatının ilk yıllarında, Türkiye Selçuklu tarihine damgasını vuran iktidar mücadelesinde kendisini gösterecektir. Dolayısıyla sultan Keyhüsrev’in saltanatı, sultan ile devlet adamlarının ilişkileri bakımından hiç de umut verici bir dönem olmadı. Aksine bu dönem, felâketlerle başlayıp felâketlerle sona ermiştir.

Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in saltanatının ilk yıllarında Türkiye Selçuklu Devletinin iç politikasını iki esaslı faktörün etkilediği görülmektedir. Bunlardan biri emîr Sadeddîn Köpek’in iktidar tutkusunun yol açtığı faaliyetler, diğeri ise sosyo-politik bir olay olan “Babaîler ayaklanması”dır. Burada hemen belirtelim ki, bu iki olay sebep-sonuç ilişkisi bakımından birbirine sıkıca bağlıdır. Çünkü bunlardan ilki hemen hemen ikinci olayın sebep ve gerekçesini oluşturmuştur.

Sadeddîn Köpek, ilk olarak Harezm beylerinin en büyüğü olan Kayır Han'ı hedef almakla işe başladı. Bunun sebebini oluşturan olaylar, sultan I. Alâeddîn Keykubâd devrine kadar geriye gitmekteydi: Sultan Keykubâd, Yassıçemen savaşında (1230) Harezmşâh hükümdarı Celâleddîn Mengüberti’ye, büyük bir darbe vurarak ordusunu dağıtmıştı. Sultan, daha ılımlı olan Harezmşâhlar ordusundan Kayır Han, Bereket Han, Küçlü Sengüm ve Yılan Boğa gibi büyük Harezm beylerini Türkiye Selçuklu Devletinin hizmetine alarak, onları maiyetleriyle birlikte Erzincan, Amasya, Larende (Karaman), Niğde gibi kuzey ve güney uçlarındaki şehirlere yerleştirmişti. Her bir bey'de bu şehirlerde zengin iktâlar vererek, onları kendisine sıkıca bağlamıştı.

 Sultan Keykubâd’ın bundan maksadı, ülkesinin savunma sistemini kuvvetlendirmek, özellikle Moğol istilâsına karşı ordusunu Harezm birlikleriyle takviye etmek ve bu hususta onların gücünden ve tecrübesinden yararlanmaktı. Onun başka bir amacı da iç siyasette Harezm beylerinin gücüyle yerli beylerin gücünü dengelemek ve kontrol etmekti. Bunun için sultan, 1237 yılında Kayseri’de yaptığı büyük toplantıda, Kayır Han'ı Erzincan valiliğinden alıp Sivas valiliğine getirerek, yakın çevresini daha da kuvvetlendirdi. Öte yandan Harezm beyleri ve birlikleri, sultanın son zamanlarında onun bütün seferlerine ve savaşlarına katılmışlar ve Türkiye Selçuklu ordularının başarıya ulaşmasında başlıca rol oynamışlardı.

 Fakat sultanın bu politikasının, itibarları ve çıkarlarını zedelediği kanaatine varan bazı yerli beyler, bu duruma son derece kızdı. Bunlar, devletin yüksek makamlarını ve servetlerini, yabancı olarak gördükleri Harezm beyleriyle paylaşmak istemiyorlardı. Üstelik bu devlet adamları ve komutanlar, sultanın bu davranışından, ileride kendilerinin kolayca tasfiye edilebileceği şeklinde bir reform kokusu da almış bulunuyorlardı. Bu yüzden onlar, menfur bir cinayetle sultan Keykubâd’ın güçlü otoritesinden kurtulup gayelerini kolayca gerçekleştirebilecekleri oğlu Keyhüsrev’i tahta çıkarmışlardı. Sadeddîn Köpek’in Harezm beylerini ilk hedef olarak seçmesinin başlıca sebebi bu idi.

 Sadeddîn Köpek’in, Kayır Han'ı bertaraf etme hususunda çocuk sultanı ikna etmesi hiç de zor olmadı. Çünkü o, siyasî faaliyetlerdeki hile ve kurnazlığın doğu ülkelerinde kullanılan en etkili yöntemlerini çok iyi biliyordu. Üstelik Sadeddîn Köpek, rakibini bertaraf edebilmek için sebep ve bahane bulmakta ve uydurmakta son derece usta ve yetenekli idi. Öte yandan sultan Keyhüsrev, hükümdar olarak kalmak istiyorsa, kendisini tahta taşıyan ekibin isteklerine uymak ve onları daima memnun etmek zorundaydı. Durum böyle olmasına rağmen Sadeddîn Köpek’in, yine de hayali bir senaryo ile çocuk sultanı korkutarak, onu ikna etmesi gerekmekteydi. Onun, Kayır Han'ı bertaraf edebilmek için tasarladığı ve ileri sürdüğü sebep ve gerekçe bu idi: Sadeddîn Köpek, sultana; “Kayır Han, siz cihan padişahımızın itaatinden ayrılacaktır. Eğer o, bu ülkeden başka bir yere giderse, ordumuzun sayısı ve gücü hakkında bilgi sahibi olduğu için düşmanları devletinize karşı kışkırtacaktır. Beldeleri zor duruma sokacaktır. O zaman saltanatta zayıflama görülecektir” dedikten sonra onun tutuklanmasının iyi olacağı görüşündeyim. Kayır Han tutuklanırsa, diğer Harezm beylerinin kaçış yolları kapanır. Korkup çekinerek doğru yola girerler ve sizden ayrılmaya kalkışmazlar,”  gibi sözlerle bu hususta niyetini ve tavrını açık bir şekilde ortaya koydu.

 Sadeddîn Köpek’in maksadı, devletin ve saltanatın güvenliğini sağlamak değildi. Çocuk yaşta ve tecrübesiz olan sultanı kullanarak rakiplerini bertaraf etmek ve Selçuklu idaresi üzerinde tam bir hâkimiyet kurmaktı. Onun, gayesine ulaşabilmek için sultan Keyhüsrev’e vermiş olduğu bu korku, dirençsiz ve zayıf bir karaktere sahip olan sultanın üzerinde son derece etkili oldu. Derhal harekete geçen sultan, Kayır Han'ın tutuklanması için bir ferman çıkarttı. Bu ferman hükmüne göre, Kayır Han tutuklanıp Kayseri yakınlarındaki Zamantı kalesine kapatıldı. Kısa bir süre sonra da burada öldü. Fakat Sadeddîn Köpek’in bu planı, daha ilk adım atılır atılmaz büyük bir tepkiyle karşılandı. Bu haberi duyup Kayır Han’a yapılan haksızlığı içlerine sindiremeyen bütün Harezm beyleri, aynı âkıbetin kendi başlarına gelmesinden korkarak, topluca isyan ettiler. Maiyetleriyle birlikte iktâlarını terk edip kendilerine yapılan haksızlığın kızgınlığı içinde önlerine çıkan şehirleri ve köyleri yağma ve tahrip ederek, Doğu Anadolu Bölgesine yöneldiler.

 Olayın bu şekilde gelişmesi, hiç kuşkusuz bu öneriyi yapan Sadeddîn Köpek’in aleyhine bir durumdu. Fakat o başarısızlıktan bile kendi lehine yararlanabilecek derecede keskin bir politik zekâya sahipti. Bu işin sorumluluğunu üzerine almayan Sadeddîn Köpek, Harezm beylerinin ve birliklerinin ikna edilip geri getirilmesi için onlara yakınlığı ile tanınan ve onlarla iyi ilişkiler içinde olan Kemâleddîn Kâmyar’ı görevlendirtti. Onun bundan amacı, görevinde başarılı olsa da olmasa da, kendisine rakip olarak gördüğü Kâmyar’ı bertaraf edebilmek için bir sebep ve bahane yaratmaktı. Kâmyar, büyük bir Selçuklu birliğinin başında harekete geçerek, Malatya’ya geldi. Harezm beyleri ve birlikleri, bu sırada Arapkir yolundan Fırat nehrine ulaştı. Beylerbeyi Kâmyar, emrindeki Selçuklu birliğini Malatya sübaşısı Seyfüddevle Ertokuş ile Arapkir sübaşısı Şemseddîn Bayram’ın emrine vererek, onları Harezm beylerine gönderdi. Selçuklu sübaşıları, gösterdikleri büyük gayrete rağmen, Harezm beylerinin Selçuklu idaresine karşı duydukları güvensizliği ve kızgınlığı giderip onları geri dönmeye ikna edemedi. Bunun üzerine Selçuklu sübaşıları, bu işi silâh kuvvetiyle yapmak istediler. Bunun için hemen saldırıya geçtiler. Ancak Harezm beyleri, kısa sürede Selçuklu birliklerini bozguna uğrattı. Şemseddîn Bayram’ı öldürüp Seyfüddevle Ertokuş’u da tutsak aldılar. Bundan sonra Harezm beyleri ve birlikleri, Güneydoğu Anadolu bölgesine inerek Harran, Urfa (Ruhâ), Rakka ve Suruç gibi şehirleri ele geçirdiler ve bu yörelere yerleştiler.

 Öte yandan, yapılacak bir şey kalmadığını gören Kemâleddîn Kâmyar, büyük bir endişe içinde Kayseri’ye dönerek, durumu sultana arz etti. Bu durum Selçuklu sarayında şok etkisi yaptı. Çünkü Selçuklu birliğinin ağır yenilgisi, komutanlarından birinin ölümü ve diğerinin de tutsak alınması, Türkiye Selçuklu Devletinin ve ordusunun itibarına vurulmuş ağır bir darbe idi. Artık Harezm beyleri ve birlikleri, Türkiye Selçuklu Devletinin hizmetinden tamamen çıktıkları gibi devletin de en azılı düşmanı hâline gelmişlerdi. Bu yenilgiden Sadeddîn Köpek, suçu, her zamanki kurnazlığı ile Kâmyar’ın beceriksizliğine ve hatta ihanetine bağlayarak, işin içinden sıyrılıp çıktı. Üstelik o, rakip olarak gördüğü Kâmyar’ı görevinden aldırdığı gibi sultanın gözünden tamamen düşürüp bertaraf edebilmek için de onun hakkında sistemli bir karalama kampanyası başlattı.

 Selçuklu hükümdarlarının âdetine uyan sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev, maiyetini ve Sadeddîn Köpek’i de yanına alıp 1238 yılı kışını Antalya da geçirdi. Bu durum, Sadeddîn Köpek’in çocuk sultanı tamamen etkisi ve kontrolü altına alabilmesi için iyi bir fırsat oldu. O da bunu çok iyi bir şekilde değerlendirdi. Özellikle sultan Keyhüsrev’in çocuk yaşta olması, onun her türlü safsataya inanması ve korkması için büyük bir kolaylık sağlamaktaydı. Bu durumdan yararlanan Sadeddîn Köpek, bir taraftan devlet adamlarının ve komutanların kötü niyet içinde oldukları tehlikesiyle sultanı korkutuyor, diğer taraftan ona, kendisini devlet hizmetine adamış, millî çıkarları daima göz önünde tutan ve şahsî ihtirası olmayan ideal bir devlet adamı gibi gösteriyordu. Bu yoğun propagandanın sonucunda Sadeddîn Köpek, kendisini sultana, onun tek sadık, samimi dostu ve danışmanı olduğuna inandırdı

Sultan, erişilmesi güç yüksek bir makamda oturmaktaydı. Fakat diğer devlet adamlarıyla teması kesip Sadeddîn Köpek’i tek ve güvenilir danışman yaptı. Artık o, devlet meselelerini, çevresini tamamen kuşatmış olan Sadeddîn Köpek’in gözleriyle görmekte ve ona göre hareket etmekteydi. Vaziyete, yönetme ve hükmetme açısından bakıldığında bütün ülke sultan Keyhüsrev’in yüksek ve itiraz kabul etmez otoritesi altında gibi görünüyordu. Fakat gerçekte ise durum tamamen farklıydı. Devleti idare etme yetkisi yavaş yavaş sultanın elinden kayıp gitmekte ve bu güç Sadeddîn Köpek’in şahsında toplanmaktaydı.

 Sultan Keyhüsrev, otoritesini sarsan yanlış bir adım daha attı. Hükmetme ve hükümdarlık sembolü olan yüzüğünü Sadeddîn Köpek’e verdi. Kendisini her türlü faaliyette tam yetkili hâle getirerek, onun istediği gibi serbestçe hareket etmesini sağladı. Sadeddîn Köpek’in de istediği bu idi. Zira sultanın yüzüğü, ona, yapacağı işlerde ve göstereceği faaliyetlerde sağlam bir hukukî temel ve tam bir meşruiyet sağlayacaktı. Böylece sultan, kendisine verebileceği her şeyi istemeden ona verdi, yani iktidarını onunla paylaştı. Fakat sultan, böyle davranmakla, yani Sadeddîn Köpek’i olağanüstü yetkilerle donatmak suretiyle hiç kuşkusuz kendi önüne aşılması güç bir engel koymuş olmaktaydı. Artık bundan sonra Sadeddîn Köpek, sultana sormadan ve bilgi vermeden kararlar alacak ve uygulayacaktır. Bunları da, daima tahtın güvenliği ve devletin yararına yaptığını söyleyecektir. Fakat onun asıl gayesi bu değildi. Sadeddîn Köpek’in davranışlarına yön veren gerçek duygu, devletin ve saltanatın güvenliği olmayıp rakiplerini bertaraf etmek suretiyle ülke üzerinde tam bir hâkimiyet kurma tutkusu idi. Fakat Sadeddîn Köpek’in devletin ve toplumun yararına gibi gösterdiği bütün sebep ve bahaneler onun asıl niyetini daima gizlemiştir.

 Sadeddin Köpek’in ektiği fitne tohumları yavaş yavaş büyüyüp gelişmeye ve iktidarın gücü de onun elinde tam bir zulüm ve cinayet aracı hâline dönüşmeye başladı. Onun gösterdiği aşırı faaliyetler, özellikle sorumluluk sahibi devlet adamlarını ve komutanları endişe ve dehşet içinde bırakıyordu. Fakat Sadeddîn Köpek’e muhalefet edenlerin ihtiyatsızlığı, çoğu zaman kendilerinin suçlu ve tehlikeli durumlara düşmelerine yol açıyordu. Buna rağmen Atabey Şemseddîn Altunapa, Sadeddîn Köpek’in göstermiş olduğu küstahlıklar karşısında kendisini daha fazla tutamadı. O, başta Kemâleddîn Kâmyar olmak üzere sorumluluk sahibi devlet adamlarına ve komutanlara böylesine büyük bir fitnenin ve tehlikenin derhal önüne geçilmesinin gerekliliğini anlattı. Kâmyar, gidişi tehlikeli görmesine rağmen aşırı derecede korku içinde olduğu için onun bu uyarısına kulak asmadı. Hatta onu haklı davasında ve Sadeddîn Köpek’in karşısında yalnız ve yardımsız bıraktı. Öte yandan her yeri kontrol altında tutmuş olan Sadeddîn Köpek’in casusları, Şemseddîn Altunapa’nın sözlerini anında ona ulaştırdılar. Artık Sadeddîn Köpek’in yeni kurbanı, Şemseddîn Altunapa idi.

 Sadeddîn Köpek, Altunapa’yı sahte senaryolarla affedilmez suçların faili gibi göstererek, onu kısa sürede sultanın gözünden düşürdü. O, bununla da kalmadı; bir gün Tâceddîn Pervâne’yi de yanına alarak, ansızın Saltanat Dîvânını (Bakanlar Kurulu) bastı. Altunapa, böyle bir baskını ne beklemiş ne de bunun için bir tedbir alabilmişti. Yine Sadeddîn Köpek’in elinde, sultanın fermanı hükmünde olan yüzüğü bulunuyordu. Bu sırada Altunapa, divân fermanlarına nişan (emsile) koymakla meş- guldü. Sadeddîn Köpek, divân üyelerine sultanın yüzüğünü gösterdikten sonra Altunapa’yı sakalından tutup oturduğu yerden aşağı çekerek, onu "yatakçı cândârlar"a teslim etti. Candârlar da, Altunapa’yı şehrin dışına götürerek öldürdüler. Divânda bulunan diğer devlet adamları ve komutanlar, bu dehşet verici manzarayı korku ve şaşkınlık içinde seyretmekten başka bir şey yapamadılar. Başka bir deyişle onlar olayın dehşeti karşısında âdeta yerlerinde donup kaldılar. Ne sözle, ne de hareketle hiçbir müdahâlede bulunamadılar. Hatta ne o zaman ve ne de daha sonra bu yargısız infazın sebebini bile sormaya cesaret edemediler.

Şemseddin İsfahânî, bütün devlet adamlarının ve komutanların, bu tehlikeli devlet adamına karşı birlikte ve hemen harekete geçmeleri gerektiğini düşünüyordu. Erdemli devlet adamı bu görevi yerine getirme sorumluluğunu da cesaretle kendi üzerine aldı. Bunun için o, Kemâleddîn Kâmyar ile görüşerek, kendisine “Sadeddîn Köpek kötü işlere başladı. Eğer onun önünü almazsak, başkaları da bundan zarar görür. Hemen birlikte sultana gidelim onu bu siyasetten döndürelim” dediyse de onu ikna edemedi. Korku, insanî erdemlerin en üstünü olan cesaret, vefa, minnet ve sorumluluk duygusunu âdeta ondan alıp götürmüştü. Kâmyar, tıpkı merhum Şemseddîn Altunapa da olduğu gibi onun bu önemli uyarısına da aldırmadı.

 O, Şemseddîn İsfahânî’nin teklifini reddetmekle kalmadı, onun sultan nezdinde yapmayı düşündüğü teşebbüse de engel oldu. Kamyar, Sadeddîn Köpek’in gazabından korkuyordu. Bu korkusunda da haklıydı. Kâmyar’a göre, Sadeddîn Köpek’i durdurabilecek tek çare, onu kızdırmamaktı. Fakat Kâmyar’ın Sadeddîn Köpek ile ilişkilerinde son derece dikkatli ve ihtiyatlı davranması, onun kaçınılmaz akıbetini geciktirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Sadeddîn Köpek, iktidar tutkusunu tatmin edebilmek için âdeta rakip avına çıkmış bulunuyordu. O, bu defa gözlerini, bir süre kendi amacı doğrultusunda kullandığı Tâceddîn Pervâne’nin üzerine çevirdi. Bunun sebebi, Tâceddîn Pervâne’nin onunla yollarını ayırması idi. Daha doğrusu, Pervâne’nin onun dostluğundan ve ittifakından ayrılması, itibarına çok düşkün olan Sadeddîn Köpek’i en duyarlı yerinden vurmuş ve onu yatışma bilmez bir kin ve öç alma duygusu içine itmişti. Bu yüzden o, ittifakından ayrılmakla kendisini küçük düşürmüş olan Pervâne’ye benzer bir bedel ödetmek niyetinde ve düşüncesindeydi.

Köpek, daha sonra gözünü sultanın ailesine çevirdi. Sultan'ın üvey kardeşleri İzzeddîn Kılıç Arslan ve Rükneddîn ile üvey annesi Adiliyye Sultan hâlâ hayatta idiler. Onlar, her an muhalif güçlerin odağı hâline gelebilirler ve tahtı için tehlike yaratabilirlerdi. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, muhalif devlet adamları ve komutanlar tarafından kendisi her an alaşağı edilerek, üvey kardeşlerinden biri tahta çıkarılabilirdi. Hâl böyle olunca, sultan Keyhüsrev için iktidarının korunması ve devam ettirilmesi birinci planda gelmekteydi. Bu yüzden o, büyük bir ihtimalle Sadeddîn Köpek’in tavsiyesi üzerine üvey kardeşleriyle üvey annesini tasfiye etmeye karar verdi. Görevin ifasını da, bu hususta son derece usta bir kişi olan Sadeddîn Köpek’in yetenekli ellerine bıraktı. Sadeddîn Köpek, Adiliyye Sultan ile oğullarını Kayseri’deki Keykubâdiye sarayından alıp, Ankara’ya getirdi. Burada Adiliyye Sultanı, eski Türk âdetine uygun olarak yay kirişi ile boğdurmak suretiyle öldürttü. Onun bu işi burada yapmaktan amacı, hâlâ büyük bir öfke ve kin duyduğu Tâceddîn Pervâne’ye bir kere daha gözdağı vermekti.

Sadeddîn Köpek, İzzeddîn Kılıç Arslan ve Rükneddîn'i Uluborlu kalesine götürüp buraya kapattı. Melikler, burada bir süre hapis kaldılar. Sultan Keyhüsrev’in, kendisine rakip olarak gördüğü melikleri, öldürme sebepleri hiç kuşkusuz onun ileride yerini alabilecek oğullarının henüz doğmamış olması idi. Dolayısıyla o, hanedanın geleceğini tehlikeye sokmak istemiyordu. Daha doğrusu sultan Keyhüsrev, hanedanın devamı için kendi hâlefini beklemekteydi. Melikleri ise kendisine hâlef olarak bırakmak niyetinde ve düşüncesinde değildi. Nitekim aradan çok zaman geçmeden sultan Keyhüsrev’in ilk oğlu İzzeddîn Keykâvus dünyaya geldi. Sultan Keykâvus’un atabeyliğine Üsdâdü’d-dâr Mübârizeddîn Armağanşâh’ı tayin etti. Ayrıca Armağanşâh’a, Uluborlu kalesinde tutuklu bulunan üvey kardeşlerini öldürme emrini verdi. İbn Bîbî, bir rivayete göre, Armağanşâh’ın verilen emri yerine getirdiğini, başka bir rivayete göre de melikleri salıverdiğini, onların yerine de iki gulâm öldürerek, sultanı aldattığını söyler. Daha doğrusu o, ne bir yargıya varabilmiş ve ne de bir tercih yapabilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, İbn Bîbî, bu hususta halk arasında sürdürülen söylentilere kanmış, basit bir araştırma sonucunda kolayca ortaya çıkabilecek gerçeğe sırtını çevirmiştir. Hâlbuki gerçek, Armağanşâh’ın verilen emri derhal yerine getirmesi şeklindedir.

Aksi olsaydı, bu meliklerin adlarının ilerideki olaylarda mutlaka zikredilmesi gerekirdi. Çünkü meliklerin adları, bu emirden sonra hiçbir olayda ve yerde bir daha geçmemiştir.

Sadeddîn Köpek’in entrikalarından duyduğu korku, Tâceddîn Pervâne’yi devletin merkezinde boğulma noktasına getirdi. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Sadeddîn Köpek’in baskı ve tehditlerine dayanamayan Tâceddîn Pervâne, hükümetteki görevinden ayrılarak, Ankara’ya yerleşti. Ankara, Tâceddîn Pervâne’ye, Sadeddîn Köpek’in gölgesinden uzak ve onun her zaman elinin ulaşıp zararının dokunamayacağı bir güvenlik havası bahşeder gibi gözükmekteydi. Fakat bu hayal uzun sürmedi. Sadeddîn Köpek’in intikam tutkusu, Ankara’ya kadar uzanma imkânı buldu.

Olayın hikâyesini devrin kaynağı İbn Bîbî; "Selçuklu meliklerini Uluborlu (Uluborgulu) kale komutanına teslim edip gerekli tedbirleri almış olan Sadeddîn Köpek, Konya’ya dönmekteydi.Yolu üzerindeki Akşehir’de kısa bir süre dinlendi.Bu arada Sadeddîn Köpek’in muhbirleri kendisine Tâceddîn Pervâne, Ankara’ya gelince, Harput Melikinin çalgıcı ve şarkıcıları arasından bir cariyeyi satın almadan yatağına aldığını”  şeklinde anlatır.

Sadeddîn Köpek, bu haber üzerine Pervâne’ye olan düşmanlığını tekrar başlattı. O, derhal şehrin kadı ve imamlarını huzuruna çağırtıp olay ve isim zikretmeden onlara; “Velinimetinin bir mensubuyla zinada bulunan kimseye şeriata göre ne yapmak gerekir,” diye sordu. Onlar da; “Evli birinin zinada bulunmasının cezası recm, yani taşlama yoluyla ölümdür,” dediler. Böylece Tâceddîn Pervâne’yi bertaraf edebilmek için yeteri kadar sebep ve bahane bulmuş olan Sadeddîn Köpek, bu hususta şehrin kadı ve imamlarından bir fetva aldı ve Konya’ya gitti. Sadeddîn Köpek, ilk fırsatta bu fetvayı sultana arz ederek ona; “Eğer siz cihan padişahı bu suça göz yumar, ona müsamaha gösterirseniz, bütün maiyetiniz haddini aşıp efendilerinin ve velinimetlerinin evlerine göz dikerler ve edepsizliği ele alırlar. Bu olaylardan doğacak kötü ad, siz efendimizden başkasının olmaz,” diyerek kendisini Pervâne’nin cezalandırılması hususunda etkili bir şekilde tahrik ve teşvik etti.

Artık Sadeddîn Köpek’in kirli işlerinin ve cinayetlerinin basit bir âleti hâline gelmiş olan Sultan Keyhüsrev, onun telkinlerine kolayca inandı. İşin aslını araştırmaya ve öğrenmeye bile gerek görmedi. Sultan, Pervâne’nin şeriat hükümlerine göre cezalandırılması, malının da müsadere edilmesi, yani devlet hazinesine alınması hususunda Sadeddîn Köpek’e yine yüzüğünü ve tuğrası çekilmiş bir ferman (fermanî be tevkî’ resid) vererek, onu bu işte tam yetkili kıldı.

Bütün hazırlığını kısa sürede tamamlamış olan Sadeddîn Köpek, bundan sonra hızlı bir şekilde öç alma yoluna gitti. Bunun için bir müfreze ile kısa sürede (iki veya üç gün) Ankara’ya geldi. Tıpkı bir hükümdar gibi buradaki saltanat sarayına yerleşti. Başta Tâceddîn Pervâne olmak üzere şehrin sübaşısı, kale komutanı, kadısı, imamlarını ve ileri gelenleri huzuruna çağırdı. Bunlara sultan Keyhüsrev’in yüzüğünü gösterip fermanını okudu. Bundan sonra Tâceddîn Pervâne’yi tutuklayıp zincire vurdurdu. Tâceddîn Pervâne ise, kendisini savunmak ve kurtarmak için hiçbir gayret göstermedi ve kaderine razı oldu.

Sadeddîn Köpek, ona birkaç gün işkence ettirip sorguya çektirdi. Ayrıca bütün parasını gayr-i menkulünü tespit ettirdi. Bunları bir liste hâlinde defterlere kaydettirdi. Sadeddîn Köpek, müsadere işini tamamladıktan sonra Tâceddîn Pervâne’yi şehrin meydanında göğsüne kadar toprağa gömdürtüp beldenin ayak takımına taşlatmak suretiyle öldürttü. Bu Türkiye Selçuklu tarihinde kayda geçen tek “recm” olayıdır.

 Sadeddîn Köpek’in rakip bertaraf etme faaliyeti bu üç devlet adamı ve komutan (Kayır Han, Şemseddîn Altunapa ve Tâceddîn Pervâne) ile sınırlı kalmadı. O, bu defa Beylerbeyi Hüsâmeddîn Kaymerî ile saltanat naibi Kemâleddîn Kâmyar’ı hedef aldı. Onları, önce affedilmez suçların ve saygısızlığın faili gibi göstermek suretiyle işe başladı. Yaptığı yoğun propagandalar sonucunda da onları sultanın gözünden düşürdü. Böylece her ikisi de sultan tarafından görevinden alındı. Hüsâmeddîn Kaymerî Malatya’ya, Kemâleddîn Kâmyar da Gevâle (Konya) kalesine gönderilerek hapse konuldu. Bu devlet adamları ve komutanların şahsî malları da müsadere edilerek, devlet hazinesine alındı. Bunlardan Kaymerî’ye imtiyazlı davranıldı. Hayatına dokunulmadığı gibi şahsına özel bir yiyecek tahsisatı bile yapıldı. Fakat Kemâleddîn Kâmyar’ın sonu da tıpkı Kayır Han, Altunapa ve Pervâne’nin ki gibi acı oldu. Kapatıldığı kalede derhal idam edildi. Bu cezalandırmadan onun ailesi ve akrabaları da nasibini aldılar. Kemâleddîn Kâmyar, meslek hayatının ilk yıllarında geçirdiği acı bir tecrübeden sonra sultan Alâeddîn Keykubâd’ın takdirini ve güvenini kazandı. Beylerbeyi (Ordu Komutanı) ve Saltanat Naibi olarak devlete uzun yıllar hizmet eden değerli bir devlet adamıydı. Huy ve karakter olarak yumuşak başlı, düşüncesi sağlam, güzel yazı yazmada ve söz söylemede (belagat) usta, şair ruhlu, sabırlı, kararlı, ihtiyatlı, sağduyulu, sözüne güvenilir ve itibarlı bir insandı. Onun yayını kimse geremezdi. “Yüz men” ağırlığında olan gürzünü kimse yerinden kaldıramaz ve kullanamazdı. Felsefe ve İslâm hukukunda da derin bilgi sahibiydi. Bütün bu özelliklerine rağmen o, Sadeddîn Köpek’in gazabından kendisini kurtaramadı.

 

Öte yandan Sadeddîn Köpek’in onur kırıcı baskılarına ve tehditlerine daha fazla dayanamayan erdemli devlet adamı Celâleddîn Karatay, kendi isteği ile görevinden ayrılıp bir cami köşesinde inzivaya çekildi. Böylece devlet adamları ve komutanların önemli bir kısmı, kendisinden başka büyük görmek istemeyen ve tanımayan Sadeddîn Köpek’in tatmin olmaz iktidar tutkusunun kurbanı olarak harcandılar. Diğerleri de ona boyun eğmek suretiyle kaderlerine razı oldular. Sadeddîn Köpek ise, bütün bunları kendi hesabına elde edilmiş büyük bir başarı olarak görmekte ve değerlendirmekteydi. Artık hükümet teşkilâtında, onun otoritesine karşı çıkabilecek bir güç ve irade kalmadı.

İktidar tutkusunda ölçü ve sınır tanımayan Sadeddîn Köpek, Sultan Keyhüsrev ile Selçuklu devlet adamları ve komutanları üzerinde kurduğu egemenliği kendisi için yeterli bulmuyordu. Bu egemenliği başkomutan sıfatıyla elde edeceği bir zaferle taçlandırmak istiyordu. Hiç kuşkusuz Sadeddîn Köpek böyle bir başarıyla halk arasında şahsına karşı büyük itibar ve sempati toplamış olacaktı. Ayrıca devlet adamlarının ve komutanların gizliden gizliye duydukları kendisinden kurtulma umutlarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Bunun için o, Güneydoğu Anadolu bölgesine bir sefer planladı. Onun maksadı, elde edeceği başarıyla sultanın otoritesini iyice zayıflatmak, buna karşılık, kendi gücünü ve kudretini daha da arttırıp sağlamlaştırmaktı. Sadeddîn Köpek, kısa sürede hazırlığını tamamladı. Beylerbeyi (Emîrü’l-Ümerâ/Melikü’l Ümerâ) sıfatıyla Türkiye Selçuklu ordusunun başına geçti. Bu orduyla Güneydoğu Anadolu'ya gitti. Sınırda, gözüne kestirdiği Sümeysat (Samsat) kalesini kuşattı. Kale savunucuları, birkaç gün direndilerse de sonunda onların iradeleri kırıldı. Onlar, Sadeddîn Köpek’e elçi göndererek, “hayatlarına, kutsal eşyalarına, mallarına dokunmamak ve istedikleri yere gitmek” şartıyla kaleyi kendisine teslim edeceklerini bildirdiler. Teklifi memnuniyetle kabul eden Sadeddîn Köpek, onlara isteklerini garanti eden bir belge (sevgend-nâme) gönderdi. Bunun üzerine kale burçlarına Selçuklu bayrağı çekilerek, Sümeysat’ın fethi tamamlanmış oldu.

Sadeddîn Köpek artık gücünün ve kudretinin doruk noktasında bulunuyordu. Kendisini de devletin ve sultan Keyhüsrev’in bakanı ve danışmanı olmaktan çok, âdeta tahtın ve tacın bir ortağı olarak görüyordu. Devlet adamları ve komutanlar arasında ona, muhâlefet etmeye cesaret edebilecek ve haddini bildirecek bir güç yoktu. Daha da kötüsü, devletin başı olarak en büyük sorumluluğa sahip olan sultan Keyhüsrev’de ise, Sadeddîn Köpek’in gücünü ne ortadan kaldırabilecek ne de dizginleyebilecek irade ve cesaret vardı. O, hiçbir şeye karışmadan devleti sadece sembolik olarak temsil etmekle yetiniyordu. Devleti idare etme güç ve yetkisini de tamamen Sadeddîn Köpek’in ellerine bırakmış vaziyetteydi. Öte yandan Sadeddîn Köpek’ten kurtulmak isteyen devlet adamlarının ve komutanların sayısı her geçen gün artıyordu. Fakat bunlardan hiçbiri harekete geçme ve ona karşı koyma cesaretini kendinde bulamıyordu. Başka bir deyişle onlar, kişiliklerini zedeleyen Sadeddîn Köpek’in davranışları karşısında boyun eğmekten başka bir şey yapamamaktaydılar. Bu durum özellikle devleti ve sultan Keyhüsrev’in idaresini kaçınılması mümkün olmayan bir felakete doğru süratle sürüklemekteydi.

 

 O, daha büyük bir hedef olarak gözünü Selçuklu tahtına çevirdi. Çünkü Sadeddîn Köpek’in gücü, iktidarı değiştirebilecek bir seviyeye ulaştı. Ortaçağ Türk İslâm devletlerinde tahta ancak hanedan üyeleri çıkabilmekteydi. Ortada, devlet kurmuş ve uzun süre devlet idare etmiş ünlü bir hanedan varken, mevkii ve yeteneği ne kadar yüksek olursa olsun hanedandan olmayan birinin tahta çıkması mümkün gözükmüyordu. Bu hususta Türk egemenlik anlayışı, kesin ve açık bir hükme sahipti.

 Bu duruma göre Sadeddîn Köpek’in Türkiye Selçuklu tahtına çıkması ve hükümdar olması imkânsızdı. O, ispat edilmesi mümkün olmayan ve inanılıp inanılması son derece güç olan bir hikâye ve iddia ile ortaya çıktı. İbn Bîbî’de bu hikâye (şöyle) nakledilmiştir; "Sadeddîn Köpek’in annesi Şehnaz Hanım, Konya’nın ileri gelen ve saygın ailelerinden birinin kızıydı. Son derece etkili bir güzelliğe sahipti. Keyhüsrev’in büyük babası sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev, bir rastlantı sonucu bu kızı görmüş ve âşık olmuştu. Kızın büyük annesi, aracılık ederek sultan ile kızı buluşturdu. Bundan sonra arka arkaya devam eden bu buluşmalardan da kız hamile kaldı. Bunun üzerine kurnaz büyük anne, kızı, derhal Konya eşrafından birinin oğluyla evlendirerek, olayı kapattı. Kız, evlendirildiğinde iki aylık hamile idi. Damat, bu hilenin farkına varamamıştı. Böylece Sadeddîn Köpek yedi ay sonra dünyaya gelmişti. Şehnaz Hanımın beyi, farkına varmadan sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in oğlunu kendi oğlu gibi büyütmüştü. Büyük anne ise, ölmeden az önce bu sırrını torunu Sadeddîn Köpek’e anlatmıştı."

 Sultan Keyhüsrev, Sadeddîn Köpek’in hayatını ve iktidarını tehdit edici tavrı karşısında son derece sinirlendi ise de, gerekli adımı atamadı. Buna rağmen onun Sadeddîn Köpek’i bertaraf etmesi hiç de zor olmadı. Çünkü bir zamanlar kendisini baba ve devlet adamları katili yapan cinayetler, sultan Keyhüsrev’e ondan nasıl kurtulabileceğini öğretmişti.

Sadeddîn Köpek’in ölümünü İbn Bîbî şöyle anlatıyor; "Sultan II. Gıyâseddîn Keyhüsrev, Sadeddîn Köpek’i bertaraf etmek için kararını verdi. Bunu uygulamak için de en uygun yer olarak Beyşehir gölünün kenarındaki Kubâdâbâd sarayını seçti. Sultan Keyhüsrev, 1238 yılının sonbaharında başta Sadeddîn Köpek olmak üzere maiyetini yanına alarak Kubâdâbâd sarayına geldi. Sultan Keyhüsrev, burada has adamlarından birine (gulâm-ı has) konuyu açarak, içinde bulunduğu tehlikeyi ona anlattı. Bundan sonra onun gizlice Sivas şehrine gidip şehrin sübaşısı Hüsâmeddîn Karaca’ya durumu anlatmasını ve Karaca’nın da derhal Kubâdâbâd’a gelmesini buyurdu. Sultan Keyhüsrev’in adamı görevini başarıyla tamamladı. Hüsâmeddîn Karaca aynı gizlilik içinde ve kısa sürede Kubâdâbâd’a geldi.

Sivas sübaşısı Hüsâmeddîn Karaca, Sadeddîn Köpek’in Selçuklu devlet adamları ve komutanları arasında çekindiği ve korktuğu tek komutandı. Buna rağmen o, böyle ansızın gelişinden dolayı Sadeddîn Köpek’i şüphelendirmek istemiyordu. Geldiğini gizlice sultana bildirip önce Sadeddîn Köpek’in konağına gitti. Sadeddîn Köpek, “Cihan padişâhını mı görmeye geldin?” diye sorunca, o, “Sizin izninizi almadan ben nasıl Sultanın huzuruna çıkabilirim ve kendimi onun yakını sayabilirim. Kendim için sığınacak ve yardım istenecek makam olarak sizin makamınızı görüyorum” şeklinde kulağa hoş gelen ve onun gururunu ve itibarını yükselten sözlerle, şüphelerini dağıttı. Sultan ile görüşme isteğini de, onun uygun bulacağı bir zamana bıraktı.

 Hüsâmeddîn Karaca, Sadeddîn Köpek’in güvenini daha da pekiştirmek için birkaç gün onun yemeğine ve eğlence meclisine katıldı. Bu arada Sadeddîn Köpek Karaca Beye iyice güvenmiş olmalı ki, onu bir gün sultanın huzuruna çıkardı. Sultan Keyhüsrev, Karaca Bey ile gizlice görüşüp onunla Sadeddîn Köpek’i bertaraf etme planını yaptı. Bu plana göre, sultan Keyhüsrev, sarayda birkaç gün Sadeddîn Köpek ve Hüsâmeddîn Karaca’nın da katılacağı ziyafetler ve eğlence meclisleri (bezm) düzenleyecekti. Böylece Sadeddîn Köpek’in şüpheleri tamamen dağıtılıp güveni kazanılacaktı. Son ziyafet ve eğlence meclisinden çıkarken Sadeddîn Köpek, Karaca Bey ve adamları tarafından bertaraf edilecekti. Bu plan iyi bir şekilde uygulandı. Sadeddîn Köpek hiçbir şeyden şüphelenmedi. Hüsâmeddîn Karaca, daha önce planlandığı gibi son ziyafette ve eğlence meclisinde def-i hacette bulunmak bahanesiyle sultandan izin alıp dışarı çıktı. Sofada, yani kapının önünde elinde sopa ile yerini aldı. Bir süre sonra da sultanın huzurundan Sadeddîn Köpek ayrıldı. Karaca Bey, birden Sadeddîn Köpek’in karşısına çıkarak, elindeki sopayı onun kafasına kuvvetlice vurdu. Fakat sopa onun kafasına değil, yüzünü sıyırarak omzuna isabet etti. Darbenin etkisiyle afallayan ve yüzü kan içinde kalan Sadeddîn Köpek, birden kendisini toparlayıp sarayın içinde kaçmaya başladı. Karaca Bey'in yanında bulunan Emîr-i Alem Togan kılıcını çekip Sadeddîn Köpek’in peşine düştü. Sadeddîn Köpek, can korkusuyla kendisini sarayın şarabhânesine attı. Fena halde yaralanmıştı. Burada Karaca ve Togan beyler henüz kendisine yetişmeden şarabhâne görevlileri tarafından bıçak, kılıç ve gürzle paramparça edilerek öldürüldü.(1239)

Sadeddîn Köpek’in bertaraf edilmesi, hem sultanı hem de devlet adamlarını korkunç bir kâbustan kurtardı. Böylece rahat bir nefes alan Sultan Keyhüsrev, görenler ibret alsın ve zararı dokundukları kişilerin yakınlarının da kalpleri soğusun diye onun cesedinin demir bir kafese konup yüksekçe bir yere asılmasını emretti. Sultanın bu emri derhal yerine getirildi.

Bu arada Sadeddîn Köpek’in cesedinin içinde bulunduğu kafes ile ilgili de son derece sürpriz ve ilginç bir olay meydana geldi. Halktan bazı kimseler, bu dehşet verici kişinin cesedini görmek için grup grup Kubâdâbâd sarayına geliyordu. Bir gün ansızın kafesi tutan zincir koptu ve kafes yere düştü. Onun cesedini görmek için gelenlerden biri bu kafesin altında kalıp ezilerek öldü. Bu olayı duyan Sultan Keyhüsrev, “Onun kötü ruhu, öteki dünyaya gitmesine rağmen, âdeta kötülüğe doymamış gibi zaman zaman bu dünyaya dönüyor ve kötülük yapmaya devam ediyor” diyerek, kendisinin eski cinayet ortağı olan bu kişi hakkında son derece doğru ve isabetli bir değerlendirmede bulundu.

Sultan Keyhüsrev, Sadeddîn Köpek’ten kurtulduktan sonra, Sivas sübaşısı Hüsâmeddîn Karaca’yı, cesaretinden, bağlılığından, vefalı oluşundan ve fedakârlığından dolayı yakın çevresi içine alarak, yani onu “Emîr-i Cândâr”lık görevine getirmek suretiyle ödüllendirdi. Bundan sonra Sultan Keyhüsrev, Sadeddîn Köpek olayından aldığı ders ile bazı yeni düzenlemeler ve tayinler yaptı. Vaktiyle Sadeddîn Köpek’in davranışlarına dayanamayıp bir cami köşesinde inzivaya ve ibadete çekilmiş olan devlet adamı Celâleddîn Karatay’ı tekrar göreve çağırarak gönlünü aldı ve onu “Taşthâne ve Hassa Hazinesi”nin başına getirdi. Vezirlik görevine ise, Mühezzibüddîn Ali’yi tayin etti. Kemâleddîn Kâmyar’dan boşalmış olan Saltanat Naibliğini de Şemseddîn İsfahânî’ye verdi. Pervânecilik makamına da Veliyeddîn Tercümân’ı oturttu. Dîvân tercümanlığına ise, İbn Bîbî’nin babası Mecdeddîn Muhammed el-Ca’feri'yi atadı.

Selçuklu devrinin en ayrıntılı kaynağı İbn Bîbî, Sadeddîn Köpek’in milliyeti hakkında bir şey söylememiştir. O, köken olarak büyük ihtimalle Türk değildi. O halde Sadeddîn Köpek, devşirme yoluyla saraya alınarak, gulâmhâne adı verilen askerî okulda, Türk-İslâm terbiye ve eğitimiyle yetiştirilmiş, ordu kademelerinde de emîrliğe kadar yükseltilmiş bir kişiydi. Onun özellikle ikinci adı (Köpek) bize kökenini göstermektedir. Çünkü gulâm olacak devşirme çocuklara, genellikle gulâmlık özellikleriyle ilgili bir isim verilirdi. Bu duruma göre, onun “Köpek” ismi hakaret, horlama ve küçümseme gibi anlamlara değil, İtaat, bağlılık, içtenlikle hizmet etme ve vefalı olma gibi anlamlara gelmektedir. Eğer bu isim, onun için birinci anlamda, yani tahkîr ve tezyîf anlamında kullanılmış olsaydı, Sadeddîn Köpek’in yaptırmış olduğu “Zazadin Hanı”nın kitabesinde Köpek adının zikredilmemesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, Sadeddîn Köpek bu isimden utanıp rahatsız olmadığı gibi, onu öğünerek kullanmıştır.

 İbn Bîbî, onun için sadece “Emîr, Saltanat Naibi, Melikü’l-Ümerâ (Beylerbeyi) ve Pervâne” gibi unvanlar kullanmıştır. Diğer unvanlara gelince,Sadeddîn Köpek, Sultan Alâeddîn Keykubâd devrinde (1220-1237), kayda değer bir başarısı olmayan bir “Emîr”di. Yine onun sultan Keyhüsrev’in saltanatının ilk zamanlarında (1237) unvan ve görevinin ne olduğu hakkında kesin bir yargıya varmak güçtür. Öyle anlaşılıyor ki, Sadeddîn Köpek, 1238 yılında, önce Saltanat Naibliğine, sonra da Pervâne (Pervânegî=Pervânecilik) görevine getirilmiştir. Melikü’l-Ümerâ unvanı da, onun Sümeysat’ın fethinde Selçuklu ordusuna komuta etmiş olmasından dolayı kullanılmıştır.

 Sadeddîn Köpek’in, âdeta bir hükümdar gibi hüküm sürdüğü iki yıl içinde rakiplerini bertaraf etmekten, korkutmaktan ve sindirmekten başka dikkate değer bir başarısı yoktur. Onun devlet için olumlu başarısı Sümeysat’ı (Samsat ) almış olmasıydı. Bir de Konya-Aksaray yolu üzerinde Tömek Köyünde Zazadin Hanını yaptırmıştır.

BİBLİYOGRAFYA

İbn Bîbî, el-Evâmiru'l Alâiyye fi'l Umûru'l Alâiyye, Terc: M. Öztürk, Ankara: TTK, 1998

İbn Bîbî, Selçuknâme, Çev: M. Halil Yinanç, İstanbul: Kitabevi, 2007

İbn Bîbî, Muhtasar Selçuknâme, Terc: M. Nuri Gençosman, Ankara: 1941.

Köymen, M. Altay, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara: TTK, 2004

Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul: Ötüken, 2008

Turan, Osman ,"Sadeddin Köpek", İslâm Ansiklopedisi, X, İstanbul: MEB, 1969,

32-35.

             Turan,Osman ,Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul: Ötüken, 2004.

Koca,Salim  "Sultan I.Alaaddin Keykubad’tan sonra Türkiye Selçuklu İdaresinde Ortaya Çıkan Otorite Zaafiyeti ve Emir Sadeddin Köpek’in Selçuklu Saltanatını Ele Geçirme Teşebbüsü ", Büyük Selçuklu Devletinden Türkiye Selçuklu Devletine Mehmet Altay Köymen Armağanı,Sayı :5,Konya : Selçuk Üni.Türkiyat Araş.Ens.Yayını ,2011

Yazıcızâde (Yazıcıoğlu) Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk (Selçuklular Tarihi), Haz: Abdullah Bakır, İstanbul: Çamlıca Yayın, 2009.

Turan, Refik, Türkiye Selçuklularında Hükümet Mekanizması, İstanbul: MEB, 1995

Taneri, Aydın, Türk Devlet Geleneği, İstanbul: MEB, 1997.

Merçil, Erdoğan, Selçuklularda Hükümdarlık Alâmetleri, Ankara: TTK, 2007

Göksu, Erkan,"Türkiye Selçuklu Devletinde Gulâm Eğitimi ve Gulâmhâneler", Nüsra Şarkiyat Araştırmaları Dergisi, Yıl 7, Sayı: 24, Ankara 2007, 65-84.

Alptekin, Coşkun, "Türkiye Selçukluları", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, VIII, İstanbul: Çağ Yayınları, 1922, 209-383

Anonim, Selçuk-Nâme, Neşr: Feridun Nafiz Uzluk, Ankara 1952

Sümer,Faruk, Anadolu Selçukluları,TDV İslam Ansiklopedisi,İstanbul



[1] 05.03.2018 , Üsküdar,İstanbul

[2] Araştırmacı,Tarihçi,Yazar ; www.zafersen.com