Türk Tarihi

ANADOLU’NUN FETHİ VE TÜRKLEŞMESİ

                                                                                                             Prof. Dr. Mustafa Kafalı

Onbirinci Yüzyıl Türk tarihinin en mühim dönüm noktası olarak kabul edilir. Zirâ bu zamana gelinceye kadar Orta Asya’dan batıya doğru gelişen Türk fütûhat geleneği, yedi yüzyıl boyunca hep Hazar ve Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırları takip ederek Tuna havzasına uzanmıştı. Ancak Hazar ve Kara Denizlerin kuzeyinden Balkanlara doğru fütûhatları yapan bu Türk kavimlerinden bilhassa Hunlar, Sabarlar ve Hazarlar, Derbent üzerinden Ön Asya’ya girerek Azerbaycan ve Anadolu’yu da ellerinde tutmaya çalışacaklardır.

Hunlar, 350 yılında İtil’den Kuzey Kafkasya’ya uzanan Alan ülkesini işgal ettiler. Daha sonra Derbent üzerinden inerek Azerbaycan ve Anadolu’ya 359 ve 373 yıllarında iki defa akın yaptılar. Urfa (o zamanki adıyla Edessa) Piskoposu Efraim’in nakline göre “Onlar Ye’cüc Me’cuc süvarileridir. Atlarıyla fırtına gibi uçarlar. Onlara hiç kimse karşı koyamaz” demektedir.1 Daha sonra 396 ve 398 yıllarında Basık ve Kursık adlı iki Hun kumandanının idaresindeki Hun süvarileri, yine Derbent üzerinden Azerbaycan yoluyla Doğu ve İç Anadolu’ya girdiler. Hatta daha sonra Suriye ve Filistin’e kadar ilerlediler. Sahildeki Sayda ve Sur şehirlerine de baskın vererek, geldikleri yoldan geri döndüler.2 Bu durum Hunların halefi olan Sabarlar zamanında da devam etmişti. Prokopios’un nakline göre Bizans İmparatoru Anastasius zamanında, Belek Han idaresindeki Sabarlar, 516 yılında Derbent üzerinden Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya girdiler. Doğu ve Orta Anadolu’yu tamamen istilâ ederek yağmaladılar. Ancak I. Jüstinyanus, 528 yılında onlarla sulh yaparak Sabar akınlarını durdurabilmişti.3 557 yılında Avar darbesiyle sarsılan Sabarlar’ın bir kolu olan Hazarlar, Kök-Türk Kağanlığı’na bağlı olarak Karadeniz’in kuzeyinde Özü Irmağı’na kadar uzanan ülkelerde tarih sahnesine çıkmışlardı. VII. Yüzyılın başlarında Güney Kafkasya’ya inmeye başladılar. 629 yılında Tiflis başta bütün Güney Kafkasya’yı ve Azerbaycan’ı ele geçirdiler. Hatta Sasanî devletini sarsarak İslâm orduları önünde onları yemlik haline getirdiler.4 Zaman zaman Emeviye orduları, bu bölgeyi ele geçirmişlerse de Hazarlar yüz yıldan fazla bölge için mücadele etmişlerdir. Bu bölgenin İslâm kontrolüne katî olarak girişi ancak Abbasiye döneminde olacaktır.

Abbasiye dönemi Türklerin İslâm içinde yer almaya başladıklarını göstermektedir. Yalnızca Türklerden meydana gelen orduların kurulduğu; Vasıf et-Türkî, Karınoğlu Fazl, Ferec et-Türkî, Anuçur et-Türkî, Bilge-Çur, Togan oğlu Ahmet, Sabit et-Türkî, Burdu oğlu Rüstem, Kayı oğlu Ahmet ve Afşın gibi kumandanların idaresinde VIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren IX. yüzyıl sonlarına kadar Anadolu’nun ve Bizans’ın zorlandığı dönem olacaktır. Böylece Anadolu, Türkler tarafından yalnızca tanınan ve bilinen bir ülke olmaktan çıkmış vatanlaştırılması emel haline gelmiştir. Batı Hunlarının 374 yılında başlattığı ve bu günkü Avrupa’nın hudutlarının belirlendiği Büyük Kavimler Göçü hareketinin sonunda İtil boyu, Hazar Denizi’nin Kuzeyi, Kafkasya, Karadeniz’in kuzeyindeki ovalar, Tuna boyları ve Balkanlara kadar bütünüyle vatanlaşacaktır. İç Asya’dan kopup gelen Hunlar, Sabarlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Oğuzlar (Avrupa dillerinde “ğ” sessizi olmadığı için bu Türk ilinin adı Avrupa kaynaklarında “Uz” şeklinde geçer) ve Kıpçakların aynı yolu takip etmeleri, bu hareketin bir gelenek haline geldiğini söyleyebilmek için yeterlidir. Ancak yedi yüz yıl devam bu hareket XI. Yüzyılda istikamet değiştirecektir.

1040 yılında vuku bulan Dandanakan meydan muharebesinden sonra, Oğuzlar (Türkmenler) büyük bir zafer kazanmışlardı. Bu zaferden sonra gittikçe büyüyen dalgalar halinde gelişen “Büyük Oğuz Göçü” Selçuklu ailesinin başkanlığında Ön Asya, Azerbaycan ve Anadolu’ya yönelecektir. Yedi yüz yıl boyunca devam eden Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara iniş dalgaları bu defa yön olarak değil, fakat mekân olarak XI. Yüzyılda bu defa Hazar Denizi’nin güneyinden Ön Asya, Azerbaycan ve Anadolu’ya yöneliş hareketi başlamış olacaktır. Fakat bu defa Balkanlara geçiş yine ihmal edilmeyecek, Boğazlar üzerinden Balkanlara geçilerek büyük fütûhat hareketi tekrar Tuna boylarına ulaşacaktır. Bu bakıma XI. Yüzyıl Türk tarihinde bir dönüm noktası olarak görülmelidir.

Anadolu Türklerinin ataları olan Oğuz Türkleri, Anadolu’ya gelmezden önce Seyhun “Sir Derya” boylarında yaşamakta idiler. 930’lardan sonra Selçukluların atası Selçuk Bey’in önderliğinde başlayan İslâmiyete giriş hareketi ile Oğuzlar, Samanîler devletinin hakimiyetindeki Mâverâünnehir bölgesine inmeye başlayacaklardır. Bilhassa Buhara ve daha sonra da Horasan bölgelerine doğru gelişen bu sızma hareketi Samanîler devleti yıkılmazdan önce olmuştur.5 X. Yüzyılın nihayetinde Samanîler devletinin yıkılması üzerine bu devletin toprakları üzerinde hakim olan Karahanlılar ve Gazneliler arasında sıkışan Oğuzlar, bilhassa Gazneliler ile mücadeleye gireceklerdir. XI. Yüzyıla girerken başlayan bu çatışma ve baskılardan yılan Oğuzlar, rahat ve huzur içinde oturabilecekleri yeni bir yurt, yani vatan aramak mecburiyetinde kalacaklardır.6 Zira eski Oğuz yurduna dönmeleri artık mümkün değildi. Çünkü bu boşalttıkları yerlere İrtiş boyunda oturan Kıpçaklar gelerek yerleşmişlerdi. Bu münasebetle 1016 yılında Selçuk Bey’in torunu Çağrı Bey’in 3000 kişilik Oğuz (Türkmen) süvarisi ile Gazneli hakimiyetindeki Horasan üzerinden Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya kadar uzanan gazâ seferi, aranan vatanın bulunmasına imkân vermişti.7 Bu Oğuz akınını tasvir eden Urfalı Mathieu ve Süryani Mihael’in nakillerine göre “ok ve yay kullanan uzun saçlı Oğuz atlıları bölge insanlarını şaşkına çevirmişti.”8 Çağrı Bey, bu gazâ akınını tamamladıktan sonra yine Gazneli ülkesini baştan başa geçerek ve Gazneli takibinden sıyrılmak suretiyle yurduna dönebildi. Çağrı Bey’in dönüşü Tuğrul Bey’e ve diğer Oğuz beylerine yeni bulunan müstakbel vatanın haberini getiriyordu. Zira Çağrı Bey, “Bu ülkede bize karşı koyacak herhangi bir kuvvete rastlamadım” derken, Karahanlılar ve Gaznelilerin baskısından bunalan Oğuz beylerine Azerbaycan ve Anadolu’nun vatan haline getirilebileceğini bildirmekteydi. Ancak Oğuzlara, Azerbaycan ve Anadolu yolunun açılması, Çağrı Bey’in hem gazâ ve hem de keşif mahiyetindeki bu akınından yirmi dört yıl sonra mümkün olacaktır. Çağrı Bey bu keşif seferini yaptığı zaman Oğuzların başında İsrail Arslan Yabgu bulunmaktaydı. Ancak onun 1025 yılında Gazneli Sultan Mahmut tarafından hile ile esir edilmesi Oğuzlar ile Gazneliler Devleti’nin arasını iyice açmıştır. Bundan sonra mücadele şiddetlenmiş ve 1040 yılına kadar Selçuklu-Gazneli çatışması hiç ara vermeksizin devam etmişti. 1040 yılında Tuğrul ve Çağrı beyler kumandasındaki Oğuz, diğer bir deyişle Türkmen ordusunun Dandanakan’da Gazneli ordusunu perişan etmesiyle Ön Asya ve Anadolu’nun yolu, artık Oğuz Türklerine açılmış oluyordu. Çünkü bu zafere kadar bütün İran ülkesini elinde bulunduran Gazneli Sultanlığı, gazâ için bile olsa Selçuklu Türkmenleri’nin Anadolu’ya hükmeden Bizanslılar üzerine sefer yapmalarına engel teşkil etmekteydi. Nitekim Dandanakan zaferinden sonra Oğuz ilinin 24 boyuna mensup Türkmen boyları ve oymakları kütleler halinde ve gittikçe artan dalgalar misali Sir Derya ve Mâverâünnehir ülkelerini boşaltarak, ağırlık merkezi Azerbaycan ile Doğu Anadolu’ya yönelen bir istikamette Ön Asya’ya girdiler. Urfalı Mathieu ve Süryanî Mihael Asya’dan kopup gelen Oğuz kütlelerinin kalabalıklığını eserlerinde tasvir etmektedirler.9

Ön Asya’da siyasî hakimiyetini süratle kuran Tuğrul Bey (1040-1063), aynı zamanda İslâm halifesinin oturduğu Bağdat şehrine giderek hilâfet makamının İslâm ülkeleri üzerindeki sarsılmış olan manevî itibarını tekrar kazandırdı. Bu arada Mısır’da hüküm süren Şiî Fatımî halifesine bağlı olan ve güney İran’da hüküm süren Büveyhoğulları Şiî itikadında olup Bağdat halifesini zora sokmaktaydılar. Tuğrul Bey Büveyhoğulları’nın Abbasî halifesine olan baskısını bu devleti sona erdirerek bertaraf etmişti. Halife de Tuğrul Bey’in bu icraatı ile rahatlayarak kendisini her nevî baskıdan kurtaran Tuğrul Bey’e kızını vererek onu damat yaptı ve aynı zamanda onu İslâm milletlerinin ve ülkelerinin Büyük Sultanı olarak ilân etti.

Türk fütûhat hareketinin Anadolu’yu vatan tutmaya yöneldiği bu sırada Anadolu’nun umumî durumunu izah etmekte fayda vardır. Türkmenler tarafından fethedilişinin arifesinde Anadolu, nüfusunu kaybetmiş ve harabeye dönmüş bir coğrafya durumundadır. Günümüzde dahi o devirlerden kalma pek çok harabe köy, kasaba ve şehir kalıntıları mevcuttur. Bu harabe şehirlerden mühim olanlarının bazılarının ismi zikre değer. Hititlerin başkenti Hattuşaş (Boğazköy), yine Hitit devrinden kalma Ankuva (Alişar Höyüğü), Kayseri yakınlarındaki Kuşkar, Maraş yakınlarındaki Gurgum, Afyon Karahisar’ın kuzey doğusundaki Frigyalıların başkenti Gordion, Manisa yakınlarındaki Lidyalıların başkenti Sart, hatta bunlara Çanakkale yakınlarındaki Truva ile Bergama’yı da dahil etmek mümkündür.

Bu şehirler Türklerin Anadolu’ya girmesinden bin-iki bin yıl önce harabe haline gelmiş, Anadolu’nun en mühim şehirleri idi. M.Ö. 2000 yıllarından itibaren M.Ö. 800 yıllarına kadar Anadolu’da hüküm süren Hititlerin sonuna ancak Frigyalılar erişmişlerdi. Frigyalıların Hitit hakimiyetine son vermeleri neticesinde Hitit coğrafyasındaki şehirlerden ve kasabalardan geriye hep harabeler kalmıştı. M.Ö. 800’lü yıllardan M.Ö. 620 yılına gelindiğinde Frigya’dan da geriye yangın yerleri ve pek çok harabe kalacaktır. Bunu yapan Lidyalılar daha ziyade Batı Anadolu ağırlıklı olarak Anadolu’ya hakim olmuşlardı ve Manisa yakınlarındaki Sart, onların başkenti durumundaydı. Frigyalıların yerine hakim olan Lidyalılar da M.Ö. 547’de Perslerin darbesiyle sona ermişti. Frigyalılar zamanında Hitit şehri ve kasabaları harabe durumundaydı. Lidyalılar zamanında ise Hititlerden kalan bu harabelere Friglerden geri kalan harabeler ilâve olunmuştur. Pers darbesinden sonra ise Hitit, Frig harabelerine Lidya’dan kalan yangın yerleri ve harabeler ilâve olunmuştur. Daha sonra Truvalılar, Makedonlar, Bergamalılar, Kapadokyalılar hep kendi şehirlerini yeniden kurmuşlar, ancak onların hakimiyeti sona erdikten sonra yeni gelen kavim bir önceki medeniyet abidelerini tahrip etmekte devam etmişlerdir.

Romalılar Anadolu’ya hakim oldukları zaman Anadolu’da, pek çok gelip geçmiş kavimlerin kültür kalıntılarını içinde barındıran harabelerle karşılaşmışlardı. Yani Anadolu, ölü kültürlerin mezarlığı durumundaydı. Anadolu bu münasebetle kültür birikimi yerine ayrı ayrı kültürlerin gelip geçtiği ve bir öncekinin bir sonraki tarafından tahrip edildiği mekân durumunda bir kimlik kazanmıştır. Bundan sonra Roma dönemi başlayacaktır. 395 yılından sonra Doğu Roma zamanında bu durum yine aynıyla devam edecektir.

Türk fütûhatından önce Anadolu ülkesinin baştan başa harabe haline gelmesinin ve nüfusunu kaybetmesinin yanında ardı arkası kesilmeyen ve yüzyıllarca devam eden bu muharebeler Doğu Roma yani Bizans döneminde de devam edecektir. Bilhassa VI. Yüzyıl ile Türklerin geldiği XI. Yüzyıla kadar tam beş yüz yıl, orduların devamlı surette çiğneyip, yakıp yıkıp, yağmaladığı Anadolu’da hayatiyetin kaybolması tabiî bir netice idi. Bu devamlı muharebelerin başlangıcı Sasanî-Bizans mücadelesidir. Uzun yıllar süren bu çatışma, Anadolu nüfusunun azalmasına sebep olmuş, aynı zamanda köy ve kasaba hayatını da yok etmiştir. Çünkü köy ve kasabalar, devamlı surette Anadolu’ya giren Sasanî orduları tarafından yağma ve tahrip edildiği için her şeyden önce hayat emniyetinin bulunmadığı yerler durumundaydı. Zira karşı koyanlar öldürülüyor, kaçabilenler kalelere ve mahfuz yerlere sığınıyor, geri kalan da esir alınıp götürülüyordu. Ancak surlarla çevrili şehirlerde hayat kalmıştı. Bu merkezlerdeki hayat şartları da her geçen gün çevre hayatına bağlı olarak daha da daralmaktaydı. Çevresindeki köy ve kasabalara muhtaç durumda olan bu şehirlerdeki sosyal, ekonomik ve ticarî hayat da kendisini toparlayabilmek bir yana git gide çökmekteydi. Hatta çevre hayatı ölen bu şehirlerde, zamanla gıda ve ihtiyaç maddelerinin temini dahi bir mesele durumuna gelmişti. Bu gelişmeler neticesinde çevre hayatına bağlı olarak kale şehir durumunda olan bu merkezlerin nüfusları da zamanla eksilerek, büzülmüş şehirler durumuna gelecektir. Kırlarda ziraat ve hayvancılık yapılamadığı için Anadolu coğrafyası yer yer vahşi tabiata terk edilmiş gibiydi.

Daha sonra Sasanî devletine son veren İslâm ordularının, Emeviler ve Abbasiler devirlerinde cihat gayesiyle Anadolu’ya girdiklerini görmekteyiz. Dolayısıyla bundan böyle Anadolu, İslâm ordularının gazâ sahası haline gelecektir. Bizans İmparatorluğu ile İslâm devleti arasındaki hudut, takriben Toroslardan geçmekte ve bu uç bölgede teşekkül eden İslâm sugûr teşkilâtı Türk teşkilâtındaki uç beyliği gibi çalışmaktaydı. Her bahar İslâm ülkelerinden akıp gelen mücahitler askerî ağırlık merkezi Tarsus ve Malatya olmak üzere, Bizans’a tertip edilen seferlere katılıyorlardı. Hatta bu orduların zaman zaman İstanbul’u bile kuşatarak Bizanslılara korkulu günler yaşattığı bilinir. Bu seferler ve akınlar anında surlarla çevrili şehirler, kendilerini kısmen koruyabilmişler ise de köy ve kasabaların boşalması Anadolu’yu yukarıda da söylediğimiz üzere ıssız ve terk edilmiş bir ülke haline getirmişti. Türk fetihleri öncesi Anadolu’da ancak şehirlerde ve yakın çevresinde yaşayabilmekte olan nüfusun doğu bölümünde Ermeniler, Süryanîler, batısında ise Rum adındaki yerli Anadolu kavimleri oturmakta idiler. Buradaki Rum etnik yapısı Grek manasında değildir. Bilindiği üzere Grekler menşe itibarıyla Yunanistan ve Mora yarımadasında oturmaktadırlar. Buradaki Rum tabiri, Türk ve İslâm ülkelerinde Romalı manasına kullanılmıştır.

Burada yanlış bir kanaati daha düzeltmek zarureti vardır. Bizans İmparatorluğu, yaygın bir kanaat olarak Grek asıllı veya Grekler esas olmak üzere bir imparatorluk zannedilir. Roma İmparatorluğu 395 tarihinde doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılınca Doğu Roma’nın başındaki ilk hanedan tabiatıyla Latin asıllıydı. Bu hanedandan sonra gelen hanedanlar arasında Anadolulu kavimlerden Amoriumlular, İzavrialılar, Ermeniler, Rumelili kavimlerden Epirliler, Makedonyalılar, hatta Suriye Aramîlerinden hanedanlar yanında Üçüncü Tiberius gibi Got asıllı olanlar da vardır.

Doğu Roma İmparatorluğu’nun bu döneminde İstanbul’da yazı dili ve evraklarda Latincenin hakimiyeti görülür. Ancak X. Yüzyılın sonlarına doğru artık Greklerin yazı dilinde ve vesikalarda öne geçmeye başladığı da görülecektir. Buna rağmen 1204 ve 1261 arasında yine Latin İmparatorluğu Bizans’a hakimdir. Ancak X. Asırdan itibaren İstanbul’un Türkler tarafından fethine kadar Grekçe Latinceye galebe çalacaktır. Yani kullanmış olduğumuz Rum tabiri Türklerin Anadolu’ya girdiği çağda, Roma tebası durumunda olan Hıristiyan nüfusun karşılığı olarak kullanılmıştır. Grekçenin İstanbul’da varlık göstermeye başlaması son dört yüz yılın eseri olmuştur. Hatta İstanbul Grekçesinin klâsik Grekçe mütehassısları tarafından ciddi bir edebî numune olarak kabul edilmediği de bilinir. Zira farklı menşelerden Bizans’a gelen Slav, Cermen, Katalan, Latin ve Anadolulu, Suriyeli unsurların bu son dört yüz yıl içinde günlük geçer akça Grekçeyi ancak sokak lisanı olarak öğrendikleri de bir hakikattir.

Bizans kaynaklarında Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Türk illerinden bahsedilirken çoğunlukla “İskit” adı kullanılır. Ancak Bulgar, Uz, Peçenek, Kuman şeklinde öz il adları ile zikredilişleri de az değildir. Bu Türk illeri VII. Yüzyıldan XI. Yüzyılın sonlarına kadar Balkanlar üzerinden inerek Bizans’a zor günler yaşatmışlardır. 29 Nisan 1091’de Peçenekler’in, Meriç’in batı tarafındaki Lebunium’da Kıpçaklar’ın yardımı ile Bizans tarafından mağlup edilmesinden sonra artık Türk toplulukları, bir daha Bizans’ı zorlayamayacaklardır. VI. Yüzyılın ortalarından VII. Yüzyılın ortalarına kadar Avar Kağanlığı’na bağlı olan Bulgar Türkleri, daha sonra istiklâllerini ilân ederek 250 yıldan fazla Bizans’ı zorlayacaklardır. Bu duruma son vermek için büyük bir ordu ile hareket eden İmparator Nikephoros Phokas (963-969) 967-968 yıllarında Bulgarları perişan edecektir. Bu tarihten sonra Bulgar Türkleri, kısmen Makedonya’ya kısmen Anadolu’ya iskân edileceklerdir.10 Anadolu’da bunların iskân edildikleri yerler Bizans’ın uç bölgeleri olması lâzım gelir. Nitekim Konya Ereğlisi’nin güneyindeki dağlar, halen Bulgar Dağı adıyla anılmaktadır. Bu bölge Bizans ile devamlı mücadele eden Abbasîlere tâbi Hamdanîler’e komşu uç bölgedir. Dolayısıyla Bizans İmparatorluğu, Grek olmayan pek çok Anadolu ve Balkan kavimlerini, Ortodoks birliği içinde kullanmışlardır. Bulgarlar’ı da Hamdanîler’e uç halkı olarak yerleştirdikleri anlaşılmaktadır. İkinci bir diğer Bulgar iskân bölgesi ise Ermeni ve Gürcü hududu olacaktır. Doğu Karadeniz Dağları’nın Trabzon’dan Rize’ye devam eden bölümü Bulgar Dağı adıyla bilinmekteydi. Günümüzde bu isim kaybolmuşsa da Osmanlı tarihlerinde Trabzon’dan Rize’ye uzanan Karadeniz Dağları’nın bu bölümü Bulgar Dağları adıyla zikredilmektedir. Nitekim Fatih Sultan Mehmet, ordusunu bu dağların üzerinden geçirerek Trabzon’a ulaşmış ve fethetmişti.11 O devrede Bizans, Ermeni ve Gürcülerle mücadele etmekteydi. Bulgar Türkleri’nin buraya iskân edilmesinin mânâsı anlaşılmaktadır.

XI. yüzyıl içinde Bizans’ı Balkanlar üzerinden zorlayan iki Türk ilinin, yani Uzlar ile Peçenekler’in hareketleri olmuştu. Uzlar ve Peçenekler, XI. yüzyıl içinde bir çok defa Bizans ordularını mağlup etmişler veya imha etmişlerdir. Anadolu’nun fethini müteakip İzmir’i ve Adalar Denizi’ndeki pek çok adayı fetheden İzmir Beyi Çaka Bey, 20 yıl süren beyliği zamanında, Balkanlar’da hareket halinde olan Peçenekler ve Uzlar ile çok yakın münasebette idi.

Onun emeli Bizans’ı ele geçirerek imparator olmaktı. Fakat 1091 Lebunium perişanlığı Çaka Bey’in de sonunu getirecektir. Hatta Aydın ve Efes bölgesinde aynı devrede hüküm süren Tanrı-Bermiş adında bir başka beyin de varlığını bilmekteyiz.12 Bu tarihten sonra Tanrı-Bermiş’in de adından bahsedilmediğine göre onun da sonu Çaka Bey gibi olmuştur diyebiliriz. 1096’da Haçlı Seferleri’nin başlaması üzerine Selçuklular, İznik şehrini terk ederken teslim almaya gelen Bizanslı kumandan Tatik’in Peçenekler’den olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca Uzan, Neançes, Kançu ve Katran gibi kumandanların da Bizans hizmetinde oldukları zikr edilmekte, ancak Peçenekler zorda kaldıkları zaman soydaşlarına iltihak ettikleri de zikredilmektedir.13 Bizanslı tarihçi Kedrenos’un nakline göre, 1048’de Bizanslılar’ın Pasinler’de Selçuklular’a mağlup olması üzerine İmparator Konstantin Monomach, Peçenekler’den 15.000 asker toplatarak onları gemilerle Anadolu yakasına geçirmişti.

Onların dört başbuğu Sülçe, Selte, Karaman ve Katılım adlarında idiler. Bu atlı ordu, Bulgurlu’ya geldiklerinde durarak aralarında danışmaya karar vermişlerdi. Bu danışma toplantısı sonucunda, Bizans’a güvenilemeyeceğine karar vererek tekrar boğaza dönmüşlerdi. Kendilerini Anadolu’ya geçiren gemilerin karşı tarafa geçirildiğini görünce, atlarıyla boğaza dalmışlar ve İstanbul Boğazı’nı ırmaktan geçer gibi atlarıyla yüzerek Rumeli yakasına çıkmışlar, oradan da yurtlarına dönmüşlerdir. Hadiseyi seyreden Bizanslılar hayret ve dehşet içinde kalmışlardı.14

Balkanlar’da Uzlar ile Peçenekler arasında cereyan eden çatışmalar ve bunlara ilâve olarak Peçenekler’in uzun süren iç kavgalar sonunda pek çok Uz ve Peçenek kütlelerini, durumdan istifade eden Bizanslılar, Vardar Irmağı boylarına hatta İç Anadolu ve Marmara bölgelerine iskân etmişlerdi.

1091 Lebunium Savaşı’ndan sonra geri kalan Peçenekler de aynı şekilde iskâna tâbi tutulacaklardır.15 Bizans kaynaklarında, Balkanlar üzerinden gelen Türk kavimlerinin adları, ya kendi öz isimleri ile veya İskit şeklinde geçmektedir diye nakletmiştik. Yalnız bunlardan Bizans tebaası durumuna düşenler ile Bizans hizmetine girmek mecburiyetinde kalanlar için yer yer Turkopol veya aslî şekliyle Turkopulos kelimelerine rastlıyoruz. Turkopulos, Türk oğlu demektir. Turkopol ise bu kelimenin kısaltılmış veya bozulmuş şekli olsa gerektir. Bilhassa Selçuklu ve Beylikler dönemi kaynaklarında görülen bu kelime, günümüze kadar pek ilgi çekmemişti. Ancak üzerinde dikkatle durulması lâzım geldiği kanaatindeyiz. Bunlar Balkanlar’da Vardar boyunda, Varna, Dobruca ve Bucak yörelerinde görülen Hıristiyan Türkler’dir.16

Kegen Bey idaresindeki Peçenekler, Turak Han’a bağlı Peçenekler’e mağlup olup Bizans’a sığınmak durumunda kalmışlar ve Hıristiyan olmuşlardı. Vaftiz merasimini Papaz Eftim yapmıştı.17

Bunlardan İç Anadolu ve Marmara bölgesine de yerleştirilenlerin de büyük sayılara eriştiği anlaşılmaktadır. Bizans, bu iskânları yaparken, nüfusunu kaybeden Anadolu’yu böylece canlandırmaya çalışmaktaydı. Bizanslı tarihçi Chalkokandyles’in nakline göre Osmanlı devlet adamlarından Evrenuz Bey, bunlardandı.18 Hatta Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki devlet adamlarından Mihail Gazi’nin de bunlardan olduğuna dair işaretlere rastlamaktayız. Bilhassa XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Konya, Kayseri, Niğde ve Yozgat yörelerinde görülen Karamanlı deyiminin bu Turkopol kelimesinin karşılığı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Osmanlı kayıtlarında İnci, Yahşi, Kara-Budak, Yağmur gibi arkaik Türkçe adlarla zikr edilen Türkçe’den başka dil bilmediği için dualarını dahi Türkçe yapan bu Hıristiyanlar’ın daha ziyade Karaman Beyliği sahasında bulunmaları dolayısıyla Karamanlı tabirinin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Hatta Mimar Sinan’ın dahi Kayseri bölgesi Karamanlıları’ndan olduğunu kayıtlarda bulabilmekteyiz. XV. Yüzyıl başlarında fetihten önceki Bizans’ta da bunların varlığını görebilmekteyiz. O sırada Bizans’ta kendilerine Grekçe dua yaptırmak isteyen papaza Türkçe’den başka dil bilmediklerini ifade ederek itiraz etmişlerdi. Bu Türk asıllı Ortodoks topluluk, Millî Mücadele yıllarına kadar Anadolu’da yaşamışlar, fakat, Lozan Antlaşması’na uygun şekilde mübadele neticesinde pek çoğu yanlışlıkla Yunanistan’a gönderilmiştir. 19 Millî Mücadele’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hizmetinde bulunan Türk Ortodoksları cemaati ile başkanları Papa Eftim bu toplumun günümüzdeki temsilcileridir.

Anadolu’nun Fethi ve Malazgirt Zaferi

İşte böyle bir zamanda Anadolu’ya giren Oğuz Türkleri, yani Türkmenler, Bizans’a karşı ilk zaferini 1048 yılında Erzurum’a yakın Pasinler muharebesinde elde edecektir.

Selçuklu Oğuzları, bu muharebeden sonra Anadolu’ya dalgalar halinde girmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla 1048’de Erzurum, 1057’de Malatya, 1059’da Sivas, 1064’te Kars ve Antakya, 1067’de Kayseri, Niksar ve Konya, 1068’de Amorium (Emirdağ yakınlarında eski bir kale) ve 1069’da Honas (Sandıklı yakınlarında eski bir kale) Türk kuvvetlerinin eline geçmiştir.20 Bizans İmparatoru Romanos Diogenes, büyük bir ordu ile karşı harekete geçecektir. Bunun üzerine Türkler, ileri harekâtlarını durdurmuşlar ve muharebeyi en uygun mahalde yapabilmek için Doğu Anadolu’ya çekilmişlerdir. Bizans ordusunun para ile tutulmuş ve bir çok milletlerden meydana gelen 200.000 kişilik kalabalık ordusunu Sultan Alp Arslan Van Gölü’nün kuzeyindeki Malazgirt Ovasında karşılayacaktır. İmparatorun ordusunda Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen 20.000 kişilik atlı Uz ve Peçenek birliği de vardı. Bilindiği üzere Sultan Alp Arslan 26 Ağustos 1071 günü kendisinin beş misli sayıdaki Bizans ordusunu karşılamıştır.

Bizans ordusunun askerlerinin mühim bir kısmının piyade olması, buna mukabil Selçuklu ordusunun ise Bizans ordusundan farklı olarak yalnızca Oğuzlardan müteşekkil atlı oluşu harp tabiyesi bakımından farklı usullerin kullanılmasına sebep olacaktır. Bizans ordusunun merkezinde bizzat Romanos Diogenes, sol kolda Nikephoros Bryennios, sağ kolda ise Aliattes, yedek kuvvetlerin başında ise Romanos Diogenes’in üvey oğlu Yuannis Dukas bulunmaktaydı. Uzlar ve Peçenekler sağ kolda yer almışlardı. Muharebe Cuma günü cereyan etmiş ve bu münasebetle bütün İslâm dünyasında Cumadan sonra zafer için dua edilmiştir. Bütün İslâm kaynaklarında Alp Arslan’ın kuvvetlerini kırk ilâ elli bin arasında göstermektedirler. İlk hücumu Sultan Alp Arslan başlatmış, fakat daha sonra Türklerin harp tabiyesi olan sahte ricatle çekilmeye başlamıştır.

İmparator, kuvvetleriyle onu takibe başlamış, fakat bir noktadan sonra sağdan ve soldan çıkan Türk süvarilerinin kuşatması içinde kalmıştır. İmparatorun kuşatma içinde kaldığını görmelerinden itibaren yedek kuvvetlere kumanda eden Yuannis Dukas ve ücretli Frank askerleri, başkanları Ursel idaresinde kaçmayı tercih edeceklerdir. Muharebe akşama doğru imparatorun esaretiyle sona erecek ve bu büyük zafer Oğuzlara Anadolu’nun kapılarını kesin olarak açacaktır.21 Bu muharebenin başında sağ kolda yer alan Uzlar ve Peçenekler karşıdakilerin savaş naralarından onların kendi soydaşları olduğunu anlamaları üzerine topluca oklarını Bizans saflarına çevirmeleri ve başbuğları Tamış idaresinde Selçuklulara katıldıkları görülecektir. Bu hadise millî tarihimiz bakımından üzerinde durulması ve değerlendirilmesi lazım gelen bir husustur.

Malazgirt zaferinin akabinde Türkmen süvarileri derhal Adalar Denizi sahillerine ve Boğazlara kadar ulaştılar. Hatta Selçuklu Türkleri, daha büyük fetihleri hazırlayabilmek için ilk başkent olarak İznik şehrini seçtiler. İznik’in merkez seçilmesi fetihlerin Trakya ve Balkanlara doğru devam edeceğinin ifadesiydi. Fakat 1096 yılında Avrupa’dan Anadolu’ya doğru harekete geçen Haçlı ordularının ve bundan sonra Haçlı seferleri adıyla anılacak olan hareketin başlaması dolayısıyla, başkentin Anadolu’nun merkezinde yer alan Konya’ya nakledildiğini görüyoruz.

Bu münasebetle Adalar Denizine ve Boğazlara kadar uzanan Selçuklu akınları ve kuvvetleri Batı Anadolu, Marmara ve Boğazlardan çekileceklerdir.

Haçlı Seferleri münasebetiyle derlenip toparlanabilmek için Türkler İç-Anadolu ağırlıklı olmak üzere geri çekilecekler, bu münasebetle Anadolu’nun bütünüyle vatanlaşması gecikecektir. Anadolu’nun Türk vatanı haline gelmesini üç safhada değerlendirmek mümkündür. Birinci dönem, XIV. Yüzyılın başlarına kadar devam eden Selçuklular devresi, ikinci dönem, Selçukluların hakimiyetini takip eden Beylikler döneminde Batı Anadolu ve Trakya’nın vatanlaşması, üçüncü dönem ise Osmanlı dönemindeki Karadeniz sahillerinin de fethinin tamamlanmasıyla Cumhuriyet’in başındaki hadiselere kadar devam eden dönem olacaktır. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Türk kuvvetleri başlarındaki kumandanları ile batı istikametinde bütün Anadolu’yu kat ederek Adalar Denizi’ne ve Marmara sahiline ulaşmışlardı. Anadolu fethedilmiş olmakla beraber, bazı müstahkem kalelerin fethi henüz tamamlanmamıştı. Bu münasebetle Selçuklu ailesinden Kutalmışoğlu Süleyman başkanlığında Artuk Bey, Mengücek Bey, Saltuk Bey, Danişmend Bey, Bozan Bey, Tutak Bey, Karategin Bey ve Çubuk Bey gibi bir çok Türkmen beylerinin vazife aldıkları bilinmektedir. Bunlardan Karategin Bey, Çankırı, Kastamonu ve Sinop bölgesindeki kaleleri fethederken, diğer beyler Anadolu’nun muhtelif bölgelerini fetihle meşgul olmuşlardır. Çubuk Bey’in 1085 yılında Harput, Palu ve Bingöl çevresindeki kaleleri ele geçirdiğini bilmekteyiz. Çubuk Bey, Türklüğe kazandırdığı Harput müstahkem şehrini, kendisine merkez kabul ederek bu şehirde oturmuştur. Onun vefatından sonra oğlu Mehmet Bey yine Harput merkez olmak üzere babasına halef olacaktır. 1114 yılında Mehmet Bey’in vefatı üzerine halefi olmadığı için Harput şehrine, Artuk Bey’in torunu Belek Gazi hakim olmuştur. Saltuk Bey idaresindeki kuvvetler, Erzurum merkez olmak üzere, fetihleri tamamlarken Artuk Bey idaresindeki kuvvetler Mardin merkez olmak üzere Diyarbekir ve Urfa’ya kadar olan bölgelere, Bozan Bey Urfa bölgesine, Tutak Bey idaresindeki kuvvetler ise Ağrı ve Bingöl bölgesine, Erzincan ve Divriği bölgesine Mengücek Bey, Malatya, Niksar ve Tokat’a uzanan bölgede ise Danişmend Bey hakim olacaklardır. Bu bölgelerdeki kalelerin fetihleri, adı geçen beylerin eseri olacaktır. Tabiatıyla Kutalmışoğlu Süleyman, İç Anadolu ve Batı Anadolu’ya uzanan bölgelerdeki kaleleri fethetmeye muvaffak olmuştur. I., II. ve III. Haçlı Seferleri, kaynaklarda verilen bilgiler doğru ise 500.000-600.000 rakamlarına erişen Haçlı kütlelerinin Anadolu’yu hedef alarak Kudüs’e erişme yolları aramaları yüzünden, Selçuklu Devleti’nin bu dönemi devamlı harpler ve mücadelelerle geçirmesine sebep olmuştur.22 Bu bakımdan fethedilen ve vatanlaştırılan bu ülkede yapılan imar hareketleri iyi bir seviyeye ulaşamayacaktır. Ancak IV. Haçlı seferinin İstanbul’u ele geçirerek orada Latin İmparatorluğu’nu kurması, Haçlı Seferlerinin karakterinin su yüzüne çıkmasına vesile olacaktır. 1204 yılından 1261 yılına kadar devam eden Bizans’taki Latin İmparatorluğu dönemi Haçlı Seferlerinin yağmacı karakterlerinin bir neticesi şeklinde görünmektedir. Bu devrede Bizans İmparatorlarının bir kolu İznik şehrinde devletlerini devam ettirebilmişler, bir kolu ise Trabzon şehri ve çevresinde hakimiyetlerini kısmen devam ettirebileceklerdir. IV. Haçlı Seferinin arifesinde Bizans İmparatorluğu’nun Selçuklulara karşı son bir çıkış mücadelesi yaptığı bilinir. 1176 yılında İsparta’nın kuzeyinde Miryakefalon (Karamuk Beli)’da Selçuklular ile Bizanslılar son bir defa daha ciddi bir şekilde karşılaşacaklar ve Selçuklular tarafından Bizans ordusu imha edilecektir. Bu tarihten itibaren Latin İmparatorluğu’nun da kurulması itibarıyla, Bizans’ın kaderi açıkça ortaya çıkmıştır. Bu tarih Selçuklular bakımından da mühim bir dönem olmuş, Anadolu’ya Türk mührünün güçlü bir şekilde abideleriyle, eserleriyle vurulmaya başlandığı dönem açılmıştır. Sultan Alaaddin Keykubad (1219-1237) zamanında Anadolu Selçuklu Devleti’nin altın çağı yaşanmış, Akdeniz sahilindeki Alaiyye’nin (Alanya) ve Karadeniz sahilindeki Sinop’un fetihleri münasebetiyle, Anadolu Selçuklularının her iki deniz kıyısında “deniz kuvveti” olmanın icabı olan tersane ve limanları kurmalarını hazırlamıştır. Her iki şehir de Selçuklu fütûhatından sonra büyük bir imar görerek Türk kültür ve siyasî hayatındaki yerlerini alacaklardır. 1261’de Latinlerin İstanbul’dan atılması Bizans İmparatorlarının tekrar İstanbul’a hakim olmaları, onlar hesabına bir canlanma gibi görünürse de madde ve mana bakımından tükenmiş olan Bizans’ın Türklere karşı yapabileceğii hiçbir şey kalmamıştır. Ancak Bizans bu şekilde içten içe bitmiş olmasına rağmen, 1243 Kösedağ mağlubiyetinden sonra Selçukluların Moğollara haraç-güzâr olması ve 1258 yılında Moğol ordularının fiilen Anadolu’ya girmeleri, zayıf Bizans karşısında Selçukluları da zaafa düşürecektir. Ancak Selçukluların son döneminde uç bölgelerinde yaşayan Türkmen beyleri Batı Anadolu ve Marmara’ya doğru yeniden fetihlere başlayacaklardır. İkinci dönem şeklinde ifade etmeye çalıştığımız Beylikler devrinde, Karasi Beyleri Balıkesir ve Çanakkale’yi, Saruhanoğulları Manisa ve çevresini, Aydınoğulları Aydın ve İzmir yöresi, Menteşeoğulları ise Muğla yöresi kalelerini fethederek, Türk hakimiyet sahasına buraları dahil edeceklerdir. Önce Haçlılar, daha sonra da İlhanlılardan destek gören Çukurova bölgesinde varlığını sürdüren Ermeni prensleri, İlhanlıların 1335 tarihinde çökmesi üzerine hamisiz kalacaklar ve XIV. asrın ortalarından itibaren, Memlûklulardan destek alan Ramazanlı Türkmenleri, Çukurova’yı Türk vatanı haline getireceklerdir. Bu arada Haçlı Seferlerinin yardım ve desteği ile kurulmuş olan Antakya Prensliği (1098-1268) ve Urfa Kontluğu (1098-1146) gibi geçici olarak buralara hükmeden Haçlığı artığı devletler, Anadolu coğrafyasında gelip geçici olmaya mahkûm olmuşlardır. Çünkü bu geçici devletçikler belirli bir nüfusa dayanan yapıda değil, sadece Antakya ve Urfa gibi kalesi müstahkem olan şehirlerde Haçlı desteği ile varlık gösterebilen bir yapıdaydılar.

Osmanlı Beyliği’nin başlangıçta ufak bir beylik olmasına rağmen hudut bölgesinde ve cihat karakterine uygun bir konumda bulunmasıyla, gelişmesi sürat kazanmış, Orhan Bey zamanında Karasi Beyliği’nin de Osmanlılara ilhakıyla beyliğin hudutları Çanakkale Boğazı’na kadar dayanmıştı. 1356’dan itibaren Osmanlı akıncılarının Gelibolu yoluyla Trakya’ya erişmeleri ve 1361’de Edirne dahil Çorlu, Babaeski gibi Trakya topraklarının ana şehirlerinin de ele geçirilmesiyle Osmanlılar, Selçuklular zamanında başlayan büyük fütûhat hareketini iki yüz elli yıllık bir gecikmeyle Balkanlara taşıyacaklardır. Fetih hareketlerinin bu ölçüde gelişmesi, Bizans’ı ortada bir ada durumuna getirecektir. İstanbul’a yakın bulunan Silivri, Şile gibi bazı küçük kaleler hariç Bizans artık bir şehir devleti görünümündedir. Trakya’nın da nüfus bakımından Anadolu’dan çok farklı olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü Avrupa Hunlarından itibaren İstanbul’u hedef alan akınlar ile Trakya, nüfusunu büyük ölçüde kaybetmiştir. Beylikler döneminde, Batı Anadolu’da Bizans devrinde Filedelfiya denilen Alaşehir ve İzmir’in sahil kısmında bulunan “Gavur İzmir” adıyla anılan sahil kalesi hariç bütün Batı Anadolu, Türk hakimiyetine girmişti. 1390 yılında Yıldırım Bayezid, Alaşehir’i alarak burayı da ülkesine dahil etmişti. Ankara Savaşı sonunda Timur kuvvetlerinin İzmir sahilinde bulunan Gavur İzmir kalesini alıp tahrip etmesiyle birlikte, Batı Anadolu, Marmara ve Trakya’nın fethi tamamlanacaktır. Trakya’da Çorlu, Keşan, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz, 1361’de Edirne ile beraber fethedilen yerler arasına dahil edilmişlerdi. Anadolu sahilindeki Biga 1364 yılında, İnceğiz, 1372’de, Çatalca yine aynı yıl, Kırklareli ve Vize 1368’de, Şile ise 1396 yılında Osmanlı hakimiyetine gireceklerdir. 1368 tarihinde payitahtın Bursa’dan Edirne’ye taşınması ve şehrin imarı ile birlikte fetihler Balkanlara doğru iyice gelişecektir. 1368’de Edirne’nin başkent olması ile birlikte bilhassa Karasi yöresinden Trakya’ya nüfus kaydırması başlamış, böylece fethedilen yerlerin nüfus olarak Türkleşmesi sağlanmıştır. Murad Hüdâvendigâr ve Yıldırım Bâyezid zamanında Balkanlarda gelişen fetihler sırasında Saruhan, Aydın ve Menteşe yörelerinden Trakya ve Balkanlara doğru Anadolu’dan devamlı nüfus nakilleri olacaktır. Bu suretle Trakya ve Balkanlarda kısa zamanda nüfus çoğunluğu temin edilerek, şehirler, kasabalar ve köyler kuran Türkler, buraları vatanlaştırmış oluyorlardı. Yalnız sahilde bulunan İstanbul’a yakın Silivri, Meriç ırmağı ağzındaki Enez ve Karadeniz sahilinde yer alan Amasra’nın fethi, 1453 tarihindeki İstanbul’un fethinden sonraya kalmıştır. Yukarıda, Beylikler devrinde Anadolu’nun vatanlaşmasını ayrı bir dönem olarak gördüğümüzden bahsetmiştik. İstanbul’un fethine kadar olan fetihlerin hepsi, Beylikler dönemi meyanında değerlendirilmiştir.

İstanbul’un fethinden sonraki dönem, Anadolu’nun vatanlaşmasında son aşamadır.

İstanbul’un fethini izleyen Galata’da oturan Cenevizliler derhal Osmanlı topraklarına dahil edilmiş, bundan sonra sahillerde bulunan Bizans’a ait değil, Cenevizlilerin koloni-kaleleri durumunda olan Enez ve Amasra’nın fethi gerçekleşecektir. İstanbul’un fethinden sonra şehir imar edilmeye başlanmış ve bu arada Anadolu’dan Türk nüfus getirilerek yerleştirilmişti. Ancak İstanbul’un şehir nüfusu ile iskânı, 1466’dan sonra Fatih’in Karaman ülkesini Osmanlı Devleti’ne ilhakından sonra güçlü şekilde yapılacaktır.

Karaman ülkesi şehirlerinden Konya, Karaman, Aksaray, Konya Çarşambası (Çumra ve Çarşamba ırmağı boyundaki kasabalar) ile Akşehir’den getirilen Türk şehir nüfusu, İstanbul’un ana iskân nüfusu olacaktır. Bugünkü Fatih semtinin iki ana bölümü uzun müddet Büyük Karaman ve Küçük Karaman diye adlanmış iken sonradan semtin adı Fatih ile değiştirilmiştir. Aksaray semtinin ilk Türk sâkinleri Konya Aksarayından, Çarşamba semtinin ilk sâkinleri de Çumra ve çevresinden gelen Türkler ile şeneltilmiştir. Fatih semtinin ilk sâkinlerinin ise Karaman’dan getirildiği apaçık görülmektedir.

Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e kadar gelişen olayları şu şekilde sıralamak mümkündür. Sultan Fatih ile birlikte Anadolu’yu Türk hakimiyetinde bütünüyle birleştirme olayı tamamlanacaktır. Karadeniz bölgesinde 1204 yılında Haçlı-Latinlerin İstanbul’u ele geçirmelerinden sonra Komnenos ailesinden bir kol Trabzon’a giderek Trabzon Rum Pontus İmparatorluğu adıyla bir devletçik kuracaklardır. 1204 yılından Fatih’in 1461 yılında burayı fethettiği zamana kadar, Trabzon çevresindeki şehir devleti hüviyetindeki sözde imparatorluk devam etmiştir. Karadeniz sahilindeki Şile, Amasra gibi koloni-kaleleri ele geçirdikten sonra 1461 yılında Trabzon’un fethine sıra gelmişti. Karadeniz sahilinde pek çok kalenin varlığı bilinir. Ancak bu kalelerin içinde, Sinop ve Trabzon hariç, hiç biri şehir kalesi hüviyetinde değildirler. Bu kalecikler bugün dahi kapasiteleri ölçüsünde değerlendirildiği zaman elli-yüz veya iki yüz kişiyi barındırabilecek kaleciklerdir. Bu hususu tesbitten maksadımız bir yanlışlığı önlemek içindir. Karadeniz sahilinde yer alan bu kalecikler şehir nüfusu değil, Cenevizliler, Venedikliler veya Rumların ticaret konakları durumundadır. Bu kalecikler, bir toplumun aile ve çocukları ile birlikte yaşadıkları yerler değil, korsan-tüccar hüviyetindeki denizcilerin kendilerini emniyete aldıkları yerlerdi. Ayrıca Karadeniz sahilinde tesbih tanesi gibi sıralanan bu kalecikler, çevre nüfusuyla bütünleşmiş olan kaleler de değildi. Bir diğer yanlış kanaatı daha burada düzeltmek zarureti vardır. Trabzon başta olmak üzere bütün Karadeniz sahilinde sanki yaygın bir Rum nüfusu var olarak düşünülmektedir. Samsun, Giresun ve Ordu başta olmak üzere bütün Karadeniz yaylaları ve dağlık bölgeler fetihten itibaren Türkmenler tarafından yurt olarak tutulmuştu.

1300’lü tarihlerden itibaren bu bölgenin bütün yaylalarını ele geçiren Türkmen boyları zaman içinde bu korsan kaleciklerini de ele geçirecektir. Giresun ve Ordu yöresinde bulunan mekân isimleri arasında “Bayramlu” adının geçişi bir tesadüfî husus değildir. Çepni Türkmenleri başta olmak üzere Türk hayat tarzının icabı olan yaylak ihtiyacını karşılamak üzere bu bölgeler Trabzon’un fethinden çok daha önce vatanlaşmıştı. Osmanlı döneminde Giresun ve Ordu yöresinin “Bayramlu Sancağı” adıyla anıldığı bilinir. Kelkit vadisinde ise Tâceddinoğulları, Niksar merkez olmak üzere güçlü bir beylik kurmuşlar idi. Yine bu beyliğin bütün Karadeniz yaylalarını ele geçirdiğini biliyoruz. Hatta bunu yer isimleriyle de tesbit edebiliriz. Türkler, hayvancılık ve besicilik ile meşgul oldukları için yaylaları ele geçirmek zorundaydılar. Çepnilerden Bayramlu Hacı Emir ve oğlu Süleyman Bey zamanında Giresun ve Ordu bölgesi tamamen fethedilmiş idi. Ayrıca Kürtün Beyleri, bu kaza merkez olmak üzere Trabzon’a yakın sahillere kadar inmişlerdi. Yukarıda da söylediğimiz üzere Karadeniz sahilinde yalnızca Trabzon ve Sinop şehir-kale hüviyetindedir. Trabzon dağlarının üzerinde dahi Türkmen oymakları yurt tutmuş durumdaydılar. Bayramlu Süleyman Bey zamanında Şebin-Karahisar’dan Giresun’a kadar inen yolun yapıldığını dahi bilmekteyiz. Bu koloni-kaleciklerin fethi büyük bir nüfusu ifade etmemesi ve mekân olarak da büyük bir yer tutmaması itibarıyla Türkmenler tarafından mühim görülmemiştir. Yani bu kaleciklerin fethi, çevrenin ele geçirilmesinden daha sonra olmuştur. Böylece kale şehirlerin ikincisi Trabzon’un fethiyle birlikte vatan bütünlüğü tamamlanmış olacaktı. Bazı tarih kitaplarında Trabzon ve çevresinin fethi hadisesi sanki Karadeniz bölgesinin tamamı fethedilmiş gibi anlatılır. Halbuki, Fatih, Trabzon ile birlikte Trabzon’un doğusunda yer alan bu kabilden birkaç koloni meskeni ele geçirecektir. 1461 yılında karadan Sultan Fatih ve denizden Osmanlı donanması ile kuşatılan Trabzon kısa bir müddet zarfında ele geçirilecektir. Kaynaklarda verilen bilgilere göre son Trabzon Rum İmparatorunu ve maiyyetinden üç bin kişiyi Fatih İstanbul’a nakledecektir. O sırada Trabzon’un şehir nüfusunun beş-altı bin civarında olduğu bilinir. Zaten Trabzon kalesinin hacmi göz önüne alınırsa bu nüfustan fazlasını barındıramayacağı görülür. Böylece şehirden boşalan mahallelere Karaman ülkesinden nüfus nakledildiğine dair bilgiler vardır.

Günümüzde dahi Karadeniz bölgesinde Karamanlı soyadı veya lâkabı bunun işareti olarak görülmelidir. Trabzon’un bir mahallesi durumunda olan Boztepe’de bir cami ve yanında bir türbe vardır. Ahi Evren Camii ve Türbesindeki mezar kitabesinde vefat tarihi 1301 olarak görülmektedir. Bu durum bize bu tarihten önce buraların fethedildiğini göstermektedir. Yani Trabzon’un çevresi fethedilmiş, şehir yalnız kaleden ibaret kalmıştı. 1461 yılı, Batum’a kadar Karadeniz sahilinin Türk hakimiyeti altında birleşmesine vesile olacaktır. Çevresi, Trabzon’un fethinden iki yüz-üç yüz yıl önce ele geçirilen ve vatanlaşan bu coğrafya, halis Türkçe yer ve mekân adlarını ihtiva eder. Nitekim tahrir defterlerinde sık sık geçen Oğuz boylarının ve Türkmen oymaklarının adı, yer ve yöre isimleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesinde Oğuzlar esas olmakla beraber, Karadeniz’in doğu bölümleriyle bugünkü Batum, Acara ve Azgur çevresinin Türkleşmesinde de Kıpçakların rolü olmuştur. Anadolu’nun fethini takiben Gürcü krallarının Oğuzlara karşı kuzeydeki Kıpçaklardan yardım istediği ve bunların birbirini takiben iki parti halinde Gürcistan coğrafyasına indiklerini bilmekteyiz. Bu sırada Kıpçaklar, eski Türk dinini muhafaza etmekteydiler. Kıpçakların birinci partide, kaynaklara göre kırk bin çadır halinde, ikinci partide ise yüz bin çadıra erişen miktardaki sayıya ulaştıkları nakledilir. Hatta bu Kıpçakların başındaki hanın adı “Konçak Han” olarak verilir.

Meşhur Gürcü kraliçesi Tamara, bu Kıpçak hanının kızından torunudur. Bu manada Türkleşme bugünkü hudutlarımızın dışında devam eden ölçüde olmuştur. Anadolu’nun Fatih’le birlikte Trabzon’u fethiyle birlikte Türk vatanı haline gelişi böylelikle tamamlanmış oluyordu. O tarihten sonraki dönemde Karadeniz sahilindeki bu korsan koloni kaleleri, yeni gelişecek şehirlerin yanında bir nevi hatıra olarak kalacaklardır. Pek çoğu terkedilmiş olan harabe mekânlar durumunda günümüze kadar ulaşmıştır. Böylece Karadeniz sahilindeki şehir namzetlerinin çevre nüfus ile bütünleşmesi neticesinde Karadeniz sahillerinde bugünkü şehirler ortaya çıkmıştır.

Anadolu’nun fethini takiben Sir Derya ve Mâverâünnehir’deki Oğuz ilinin geri kalan kısmı da Anadolu’ya akmaya başlamıştı demiştik. Bir biri ardınca gelen göç dalgaları Anadolu sathında yayılarak yerleştiler. Oğuz ilinin 24 boyu Anadolu’nun iskânında her biri bir bölgeyi yurt tutarak Anadolu’yu vatanlaştırdılar. Malazgirt Zaferi’ne kadar asırlar boyu “cihat sahası” olan Anadolu, artık yeni sahibi Türklere vatan olmakta ve cihat sahası Balkanlara doğru itilmekteydi. O devrenin hatırası olmak üzere Anadolu’ya bir müddet daha “Rum diyarı” denmiş ve bu mahalli Türkçe’de “Urum diyarı” şeklini almıştır. Meselâ, Celâleddin-i Rûmî denildiği zaman Mevlâna’nın Anadolu’da yurt tutan kimse olduğu ifade edilmek istenir. Bu devrede Balkan diyarına uzun müddet Rumeli veya Urumeli denmekte devam edilmiştir. Bütün bu ifadeler Roma kelimesinden mülhemdir. Asla Grek ifadesi taşımazlar.

Burada bir hususu daha vurgulamak zarureti vardır. Günümüzden beş bin yıl önce yaşamış olan Hititlerden başlamak üzere Frigyalılar ve Lidyalılar gibi kavimler, sanki “Anadolu’yu vatan tutan Türklerle karışarak yeni bir millet meydana getirmişlerdir” şeklinde mantık yürütülmektedir. Halbuki tarihte bir sonraki kavim bir öncekini yakıp, yıkıp ve yok ederek onun yerine hakim olmuştur. Yukarıda adı geçen kavimleri, bizden önce Anadolu’ya hakim olan Romalılar dahi tanımamışlardı. Dolayısıyla böyle bir mantık yürütmenin yanlışlığı ortadadır. Ancak Cumhuriyet Türkiyesinde tarih araştırmaları ve kazılardan elde edilen tabletlerden bu ölü kavimlerin varlığı öğrenilebilmiştir.

Türklerin nüfus bakımından bütün köy ve kasabaları harabeye dönmüş olan Anadolu coğrafyasını iskân edebilmeleri için ülkenin her tarafını imar etmeleri gerekiyordu. Aynı zamanda yüzyıllardan beri Anadolu’da kaybolan ticarî, iktisadî ve içtimaî hayat ile birlikte ırz, namus, can ve mal emniyetinin temini gerekmekteydi. Böylece Türk fetih hareketinden önce nüfusunu kaybederek ıssızlaşan ve harabeye dönen Anadolu yeni gelen yoğun Türk nüfusu ile birdenbire canlılık kazanırken bir taraftan da süratle imar görmeye başladı. Yeniden ihya ve imar edilen Anadolu’da köy, kasaba ve şehirler esas itibariyle ya eski harabelerin yanında veyahut da üzerlerinde kuruldu. Zira Türkler, kendilerinden önceki Anadolu’da mevcut olan yolların ve güzergâhların hem strateji ve hem de ticarî bakımsan yüz yıllar boyunca elde edilen tecrübeler neticesinde meydana getirildiğini ilk anda idrak etmişlerdi. Dolayısıyla bu yollar üzerindeki köy, kasaba ve şehirlerle birlikte bunları birbirine bağlayan bakımsız tali yol şebekelerini de ihya etmeye başladılar. Yeni vatanlarına kavuşan Türkler kısa zamanda binlerce köy ve kasabayı kurarken bu arada harabe durumundaki pek çok şehri de yeniden inşa etmişlerdi. Vatanlaştırma çalışmalarının bu dikkate değer yönü üzerinde yapılacak yeni araştırmalar, boş ve kimliksiz bir coğrafyaya vurulan damganın ne kadar sistemli olduğunu herkesin anlamasını kolaylaştıracaktır.

Issız ve terkedilmiş vahşi tabiatın kapladığı Anadolu coğrafyasında yollar emniyete kavuşmakta, vahşi tabiat Türkistan’dan gelen koyun ve davar sürülerinin otlatıldığı, çobanlarının kavallarıyla ahenkli bir şekilde bu tabiata canlılık verdiği bir dönem başlamaktaydı. Bu arada zikre değer hususlardan birisi de Anadolu coğrafyasının ziraî mahsulleri dahi cins olarak büyük ölçüde kaybolmuş iken, onun yerine Türkistan’dan Oğuzlar ile birlikte gelen hayvan sürüleri, bazı ziraî mahsullerin tohumları bu yeni vatan coğrafyasına ekilerek Türkistan’dan getirmiş olduğu tohumları Anadolu coğrafyasında yeşerterek onun mahsulünü almanın zevkini ve hazzını duyuyorlardı. Anadolu coğrafyasına kadar uzanan Ön Asya tipi develer umumen tek hörgüçlü iken Türkistan’dan getirilen yük hayvanı durumundaki develerin yani Türkistan develerinin çift hörgüçlü olduğu bilinir.

Böylece yeni bir ruh ile yerleşilen Anadolu’da yeni kurulan köy ve kasabaların bazı istisnaları bir kenara bırakılacak olursa umumen Türkçe ad taşımış olmaları da köy ve kasabaların Türkmen atalarımız tarafından kurulduğunun en bariz delili olmaktadır. Böylece hasseten kır hayatı bitmiş olan Anadolu’da kır hayatı yeniden canlanmış oluyordu.

Yeniden kurulan köy ve kasabaların adlandırılmaları da tabiat ve coğrafyaya uyan isimler yanında Anadolu’nun fethi ve imarında emeği geçen beylerin ve manevî büyüklerin adlarına çokça rastlanır. Bu hususta tabiat ve coğrafya isimleri için Ak-Tepe, Kızıl-Tepe, Boz-Tepe, Yeşil-Köy, Akça-Köy, Suluca-Köy, Tepe-Köy, Kamışlı-Köy, Sarıca-Kaya, Kara-Bağ; bulunduğu bölgenin mahsulü ile alâkalı adlandırmalara bakılacak olursa İncirli-Ova, Elmalı, Armutlu, Ayvalık, Erikli, Kozlu, Bey-Koz, İğdecik, Cevizli, Fındıklı, Elma-Dağı, Üzümlü, Acı-Payam, Bademli, Dutlu, Dutlu-Kır, Kirazlı, Narlı, Narlıca, Karpuzlu, Çeltikçi, Çatal-Zeytin, Zeytinli, Kara-Pürçek, Pürçekli gibi adlar köy ve kasabalara verilmekteydi.

Ayrıca bölgenin veya mekânın hususiyeti bakımından Kızılca-Hamam, Hamam-Özü, Kılıç-Özü, Peçenek-Özü, Ilgın, Kaplıca, Ilıca, Yunak, Çermik gibi yıkanma ve su ile alâkalı yer adlarına da rastlamaktayız. Yine tabiî hususiyetlerle alâkalı olarak Mazı-Dağı, Çiçek-Dağı, Gürgen-Tepe, Çamlıca, Kara-Ağaç, Kavak, Ak-Meşe, Söğüt, Bozkır, Yeşil-Yurt, Derin-Kuyu, Karlı-Ova, Gül-Şehir ve Çayır-Alan ile bir diğer seri, tabiata uygun adlandırmalar görmekteyiz. Zaman içinde o mahalde inşa edilen binalarla ilgili olarak verilen adlara da rastlamaktayız. Hatun-Saray, Kadın-Hanı, Sultan-Hanı, Ak-Hisar, Kara-Hisar, Koç-Hisar, Ak-Saray ve yalnızca Saray gibi meskûn mahaldeki önemli binalara göre verilmiş adları da görmekteyiz. Anadolu’nun fethinde emeği geçen beylerin adını taşıyan yerler bakımından Afşın, Altın-taş, Arslan-apa, Kara-arslan, Demir-taş, Alaiyye (Sultan Alaeddin Keykubad’ın kurduğu şehir), Art-ova (Artuk-abad, yani Emir Artuk’un kurduğu kasaba), Tutak (Artuk’un yakın arkadaşı ve Sultan Alp-Arslan’ın kumandanlarından Emir Tutak’ın kurduğu kasaba), Boz-ova (Boz-abad, yani Urfa bölgesi fatihi Emir Bozan Bey’in kurduğu kasaba), Sandıklı (Sanduk Eli, yani fatih ümeradan Sanduk Bey’in kurduğu kasaba), Saru-hanlı (Saru-han Eli, Batı Anadolu fatihlerinden Saru-han Bey’in kurduğu kasaba), Paşa-eli (Trakya’yı fetheden Süleyman Paşa’ya izafetle), Koca-eli (İzmit ve İznik bölgesini fetheden Akça-Koca’nın adıyla ilgilidir), Akça-Koca, Konur-Alp, Kara-Mürsel, Umur Beğ, Gazi Emir, Turgutlu, Karaman, Dursun Beğ, Karaca Beğ, Osman-eli, Orhan-eli, Gündüz Beğ, Savcı Beğ, Kara-ine Beğ, Ece-Abat, Kara-Tegin, Kutlu Beğ, Lala Paşa, Emir­dağ yer adlarını görmekteyiz. Bu arada gelmiş olduğumuz Türkistan coğrafyasındaki mühim yer isimlerinden Anadolu’da o hatırayı canlı tutmak münasebetiyle verilmiş yer adlarına da tesadüf edebiliriz. Karaçuk Dağı, Urfa bölgesinde ve Kuzey Irak’ta devam eden bir kitlenin Sir Derya boyundaki Oğuz ilinin meşhur Karaçuk Dağının bu yeni vatan coğrafyasına da ikinci defa konmuş şeklidir. Bir diğer yer adlandırması Çukur-ova’yı sulayan Seyhan ve Ceyhan ırmakları, eski Anadolu metinlerinde Seyhun ve Ceyhun şeklinde geçmektedir. Bu münasebetle bugün Türkistan’ı sulayan bu iki mühim ırmağın adı yeni vatan coğrafyasında da konmuştur. Yedi-Su bilindiği üzere İli Irmağı başta olmak üzere Türkistan’daki Balkaş Gölüne dökülen ve bu ırmakların suladığı sahadır. Bingöl’deki Yedi-Su havzası aynı hatırayı canlı tutabilmek için konmuştur. Horzum, Harezm kelimesinin bozulmuş ve Türk hançeresindeki söyleniş şekli olarak bilinir. Bu bölgeden gelen Türkmen atalarımız Anadolu coğrafyasında, Mardin’de, Isparta’nın kuzeyinde, Ödemiş yakınlarında üç yere bu adı vermişlerdir. Ermenek yakınlarındaki Barçın yaylası ve Balgasun yaylası, Türkistan coğrafyasındaki Barçın ve Balgasun adlarının Karamanlı Türkmenlerin ecdat kabirlerinin bulunduğu mekânlara verilmiş, bu kabil adlar meyanındadır. Afyon-Kara-Hisar’ın kazalarından Emir-Dağ’ın kuruluşunu Barçınlı Türkmenleri yaptığı için eski adı Barçınlı idi. Daha sonraları buraları fethedene göre adlanacaktır. Kayseri’nin bugün kazası durumunda olan Talas, yani Türkistan coğrafyasındaki şehrin adını taşımaktadır. Yine an’ane olarak Anadolu Türkleri arasında yaygın olan “Horasan’dan geldikleri” ifadesinin Selçuklu Türklerinin ilk toparlanma yeri olması bakımından bugün Erzurum’un kazası durumundaki Horasan’a yer adı olarak verildiği bilinmektedir. Bu hususta ileride Türkistan’daki yer adlarının Anadolu’daki devamlılığı üzerine bir çalışmanın gerekliliğine inanmaktayız. Anadolu’nun fethinin manevî mimarları arasında yer alan pek çok değerli zevatın adlarını taşıyan adlandırmaları da görmekteyiz. Seyit Gazi, Hacı Bektaş, Seydi-şehir (Seyit Harun ile alâkalı), Geyikli (Geyikli Baba ile ilgili), Emir Sultan, Ahi Mesud (Şimdiki adı bozulmuş olarak Etimesgut haline gelmiştir), Ahi Boz, Ahi Evren, Sorguncuk Ahi (Bilecik bölgesinde yaşamış Ahi piri), Balı Şeyh (Şeyh Ede-balı ile alâkalı), Karaca Ahmed, Battal Gazi, Sarı Saltuk, Baba-dağ (Baba-dağ Denizli ile Sinop’ta yer adı olarak mevcut olmakla beraber bu topraklarda yaşadıktan sonra Moğol istilâsı münasebetiyle Anadolu’yu Sinop’tan terk ederek Romanya’daki Baba-dağ bölgesine yerleşen Sarı Saltuk Baba’ya izafe edilen yerlerdir. Zaten Zonguldak’a bağlı Sarı Saltuk kasabası doğrudan doğruya onun ismine verilmiş yer olarak bilinir), Baba-eski, Yalvaç (Türkçede veli manasına gelir), Sarı Yahşi, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Mevlâna, Şeyh Sadreddin Konevi, Taptuk Emre, Nasreddin hoca gibi yer adları bu manevî pirlerin Anadolu coğrafyasındaki yerleşim noktalarını göstermektedir. Misal olarak verdiğimiz bu kabil isimleri artırmak mümkündür. Ancak Anadolu coğrafyasındaki yaygın olarak yapılan adlandırma yukarıda saydığımız tertibin dışında bilhassa iki hususta kendisini gösterir. Bunlardan birincisi Anadolu’yu yurt tutan Oğuz veya Türkmen İlinin yirmi dört boyunun adlarıyla, bu boylardan neşet eden Türkmen oymaklarının adlarıdır. Anadolu köy ve kasabalarının binlercesi Türkmen ilinin iki kanadını teşkil eden Üç-Oklu veya Boz-Oklu (bazı ahvalde Dış-il, İç-il veya Taş-eli şekilleri de vardır) oymaklarının adını taşımaktadır. Yaygın olarak adlandırma şekillerinden ikincisi ise, ıssız ve harap durumdaki Anadolu’yu vatan tutmak üzere Türkistan’dan gelen Türkmen atalarımızın hissiyatı üzerinde yapmış olduğu tesirin ifadesini taşımaktadır. Harpçi ve kahraman olduğu nisbette hisli olan atalarımız karşılaştıkları harabe ülkenin umumi durumuna bakarak Türkçede harabe yerler için kullanılan “ören”, “viran” ve “höyük” kelimelerine, o yerlerin sıfatlarını da ilâve ederek yer adı olarak vermişlerdir. Zira kendilerinden önce harabe olan yerlerin eski adlarını bilmedikleri için harabe yerlere kurulan yeni köy ve kasabalara, hatta şehirlere bu adlar verilecektir. Anadolu coğrafyasında bu kabil yer adları binlercedir. Bu durum dahi biz göstermektedir ki, Türklerin Anadolu’ya girdiği sırada Anadolu cidden harabe bir ülke durumundaydı.

Birinci çeşit adlandırmalara Türkmen boy ve oymakları yanında Oğuz İlinin kollarını ifade eden yer adlarını da görmekte olduğumuzu söylemiştik. Yirmi dört Oğuz boyu arasında en çok adı geçen yer adları arasında Afşar, Kayı, Kınık, Bayındır, Salur, Bayat, Igdır adlarına rastlamaktayız ki, her birisinden Anadolu coğrafyasında elli ile yüz civarında yer adı bulabilmekteyiz.23 Bunlardan bazıları zamanla büyüyerek kaza, hatta il olma durumuna kadar gelmiş yer isimleridir. Meselâ Kınık (İzmir), Eğridir (İsparta), İğdır (bugün il durumunda ve İğdir şekli de vardır), Bayındır (İzmir), Bayat (Çorum, Afyon-Kara-Hisar), Dodurga (Çorum), Çavdur (Burdur), Yüregir (Adana). Ayrıca İç Anadolu’nun Yozgat yöresi Oğuz İlinin sağ tarafının adı olarak Boz-Ok ismini taşımaktadır. Bugünkü Mersin vilâyetinin mekân adı İç-el ve dağlık Ermenek merkez olmak üzere ise Taş-eli, yani Dış-il şeklinde Oğuz İlinin iki kanadının adlarını taşımaktadır. Ayrıca zaman içinde il haline gelmiş Ak-Saray’ın kazası olan Eski-il, Malatya’nın kuzeyi Yeni-il, Afşar ilinden ayrılarak il haline gelen Karaman ve batıdaki Karamanlı gibi Türkmen oymaklarının adları kaza ve vilâyet adları olarak ortaya çıkmaktadır. Bundan başka Boz-doğan, Kızılca-bölük, Alka-evli (Tavas’ın nahiyesi), Ala-yuntlu (Kütahya), Kara-evli (Tekirdağ), Peçenek (Ankara), Afşar (Konya, Ankara, Kırıkkale ve Kayseri, hatta Batı Anadolu’nun pek çok yerinde beş bin-on bin nüfusa kadar eerişen kasabalar hüviyetinde görünmektedir). Yine bu meyanda Turgutlu, Aydınlı, Menteşeli, Ak-Koyunlu, Kara-Koyunlu yer adlarıyalnız Anadolu değil, Türkiye’ye komşu olan Suriye, İrak, İran, Azerbaycan ve Balkanlarda da Türk nüfusun devam ettiği yerlerde görülen yer adları arasında yer almaktadır. Hatta Salur boyunun adına Ak-Salur, Kara-Salur; Kayı boyunun oymakları olan Kara-Keçili, Ak-Keçili, Kızıl-Keçili, Sarı-Keçili, oymakları yine bu meyanda çok rastlanan isimler arasında bulunmaktadır. Antep bölgesinin Türkmen oymaklarından Baraklı, İl-beyli, Yağmurlu, Bayatlı oymaklarının devamını İç Anadolu’da Yozgat, Kırşehir, Kırıkkale ve Konya yörelerinde görmekteyiz. Misalleri çok artırmak mümkün iken burada bu kabil isimlendirmelerin Anadolu’da en büyük adlandırma grubu olduğunu söyleyerek bırakıyoruz. Binlerce yer ismi bu şekilde adlandırılmıştır.

Yukarıda söylediğimiz üzere yer adlandırmasında ören, viran, höyük ifade edilen grubun olduğunu söylemiştik. Günümüzde Türk köylüsü halen Anadolu’daki binlerce harabe yer için “viran yer” veya “ören yeri” yahut da köylerin yakınında veya yanında yerle bir olmuş harabe yerler için “höyük” kelimesini kullanmaktadırlar. Atalarımız yeni yerleştikleri bu harabe yurdu ilk andaki ilham ettiği hissî hatıranın tesbitini binlerce köy ve kasabaya bu şekilde ad vererek yaşatmışlardı. Bu şekilde Kızılca-ören, Gökçe-ören, Arık-ören, Kiçi-ören (Ankara’nın merkez kazalarından Keçi-ören şekline dönen yerin başındaki “keçi” hali bozulmuş şeklidir), İkiz-ören, Seki-ören, Ağaç-ören, Göl-ören, Kutlu­ ören, Taş-ören, Gök-ören, Belen-ören, Çal-ören, Kuz-ören, Karaca-ören, Pamuk-ören, Doymuş-ören, Demirci-ören, Örencik veya Karaviran, Yassı-viran, Yaver-viran, Viran-şehir, Darıcı-viran, Geçit-viran, Tepe-viran, Baş-höyük, Yassı-höyük, Suluca-höyük, Karaca-höyük, Gül-höyük, Yukarı-höyük, Bostan-höyük, Kara-höyük, Çatal-höyük gibi yer adları, Anadolu’da yaygın olarak görülür. Yalnızca Ankara vilâyetinde 65, Konya vilâyetinde 60 tane olmak üzere bütün Türkiye sathında bu kabil binlerce isim vardır. Yine bütün Türkiye ölçüsünde Karaca-ören adı 104 adet ile birinci sırada yer almaktadır. Bazı vilâyetlerde meselâ Ankara’da, beş tane Karaca-ören yer adı vardır. Misalleri artırmaktan sakınarak bu çeşit adlandırmanın binlerce olduğuna ve Anadolu coğrafyasındaki yaygınlığı hususunu söyledikten sonra, Türkiye’nin Türklerden önceki döneminin ne ölçüde tahribata uğradığını canlandırmaya çalıştık.

Köy ve kasaba isimleri umumiyetle Türkçe olmasına rağmen, Anadolu şehirlerinin bir kısmının eski isimleri Türk hançeresine uydurularak korunmuşlardır. Bu isimlerden Sebastia-Sivas, Caseria-Kayseri, İkonium-Konya, Brusse-Bursa, Beleocaseria-Balıkesir, Smirna-İzmir, Herakleia-Ereğli, Hadrianopolis-Edirne misallerinde olduğu gibi Türk ağzına uydurulmuştur. Türkler bu şehirleri aldıkları zaman, az da olsa kale içinde yaşayan eski ahalisinin mevcudiyeti hasebiyle adı geçen şehirlere yeni bir ad vermek yoluna gitmemişlerdir. Yalnız imar ettikleri bu merkezlere yerli nüfusundan daha fazla Türk nüfus iskân ederek, şehirlerin de Türkleşmesini temin ettiler.

Atalarımız harap şehirleri tamir ve ihyâ ederken, ayrıca yeni baştan kendi kurdukları şehirlere Karaman, Aksaray, Akşehir, Kırşehir, Eskişehir, Alaiyye (Alanya), Denizli, Aydın, Ordu, Nevşehir, Kırklareli, Çanakkale, Tekirdağ, Beyşehir, Kara-Hisar (Afyon-Kara-Hisar), Adıyaman, Gümüşhane, İçel, Ceyhan, Ödemiş, Adapazarı, Uzunköprü gibi Türkçe adlar vermişlerdir. Bu adlandırmalar kadar yeni vatan coğrafyasını üç taraftan kuşatan denizler de Türkçe adlar ile adlandırılacaktır. Türkiye’nin kuzeyindeki deniz, Karadeniz, batısındaki deniz, Akdeniz, güneyindeki deniz, Kızıl-Deniz ve bu fethedilen coğrafyada başka deniz olmadığı için Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki büyük gölün adı ise Gökçe-Göl olarak adlandırılacaktır. Buradaki renkler binlerce yıllık Türk kültür tarihindeki yönleri göstermek bakımından kullanılmışlardır.

Türk kültür tarihinde doğu=gök, batı=ak, güney=kızıl, kuzey=kara renkler ile değerlendirilmiştir. Daha önce Karadeniz’in adı Pontus Oxenus iken, Karadeniz haline dönüşmüş, hatta diğer komşu kavimler de bu adın kendi dillerindeki tercümelerini kullanmaya başlamışlardır. Almanlar Schwarzes Mare, Ruslar Çernoye More, Fransızlar Mer noire, İngilizler ise Black Sea şeklinde kullanmaktadırlar. Bunun sebebi Karadeniz tarihinde ilk defa, Kırım Hanlığı’nın 1475’te Osmanlı Devleti’ne ilhakını takiben 1783 yılına kadar 300 yıldan fazla Türk iç denizi halinde olmuştu. Yani tarihin hiçbir devresinde Türkler haricinde tek bir milletin idaresinde olmamıştır. Bu arada bizlerin Adalar Denizi dediği Akdeniz’in bir bölümü olan batıdaki deniz, bin yıllık tarih boyunca Akdeniz veya onun bir bölümünü ifade etmek üzere Adalar Denizi şeklinde adlandırılırken, Batı Anadolu sahillerine yakın Yunan adalarının adı Doğu Akdeniz adaları şeklinde idi. Dumlupınar’da Atatürk “hedefiniz Akdeniz’dir” derken Mersin’i, Antalya’yı değil, İzmir istikametini göstermektedir. Atatürk’ün bu şekilde Akdeniz kelimesini binlerce yıllık kültür mirasının temsilcisi olarak bilerek söylediği açıkça görülmektedir. Zaman zaman Bizans ve daha önceki dönemlerde kullanılmış olan adların bin yıl sonra tekrar hortlatılması (Ege Denizi ve Ege Bölgesi şeklinde) lüzumsuz ve şuursuz bir gayret olsa gerektir. Yakın tarihe kadar, bugün coğrafya derslerinde Ege Bölgesi şeklinde zikredilen bölge adı, Batı Anadolu bölgesi şeklinde gösterilir ve Ege Denizi diye söylenmeye başlanmadan önce Adalar Denizi şeklinde öğrenmiştik. Bu kabilden renklerle isimlendirmeler Ak-Tepe, Kara-Tepe, Gök-Tepe, Kızıl-Tepe bir bölgenin dört istikametini gösterdiği gibi, Sarı-Tepe de mevcut ise, onun merkezde yer aldığını görmekteyiz. Sarı renk merkezi ve aynı zamanda hakimiyeti sembolize eden renk durumundadır. Bu çeşit renklerle isimlendirmeler ırmak, dağ, tepe, köy, kasaba adlarının verilişinde mühim rol oynamıştır. Meselâ Yeşil-ırmak (yeşil renk, gök renk yerine de zaman zaman kullanılmıştır) ve bu ırmağa katılan Kastamonu üzerinden gelen Gök-ırmak, Karadeniz’e dökülen Kara-su ırmağı, Karaman ilinin batısında yer alan Ak-su ile doğusunda yer alan Gök-su bu kabil adlandırmalar içinde değerlendirilmelidir.

Türklerin Anadolu’ya girdikleri zaman kır hayatının canlı unsurunu barındırması lazım gelen köy ve kasabaların çoktan harabeye döndüklerini söylemiştik. Bunun neticesi olarak terk edilmiş, ıssızlaşmış durumdaki yeni vatanlarının kır hayatı, emniyeti olmadığı için ziraatın ve hayvancılığın yapılamadığı terk edilmiş, vahşi bir tabiat haline gelmişti. Hatta küçük baş ve büyük baş ehli hayvan nesillerinin yerli numuneleri bu münasebetle yok denecek kadar azalmıştı. Ziraat imkânlarının şehirlere yakın, dar sahalara inhisar etmesi yüzünden hububat cinsleri için de bu durum aynı idi. Anadolu’da yurt tutmak ve vatan kurmak arzusuyla, Türkistan’dan göçerek yeni vatanlarına giren Türkler, beraberlerinde bol miktarda hububat ile sayısız büyük baş ve küçük baş hayvan sürüleri, yılkılar (at sürüleri) ve hayvanları ile birlikte gelmişlerdir. Bundan başka kavun, karpuz, ay-çiçeği (güne-bakan, güne-aşık veya gün-döndü), pamuk, pirinç, cin-darı (bir mısır cinsi) gibi zirai mahsuller, Türklerin Anadolu ziraatine ilâveleridir. Ayrıca ipek böceği yetiştirme ve ipekçilik, atalarımızın yeni vatanlarına getirdikleri bir diğer yeniliktir. Bütün bunların neticesi olarak diyebiliriz ki, günümüzde Anadolu coğrafyasındaki ehlî hayvan cinslerinden hububat nev’ilerine ve meyve çeşitlerine kadar pek çok şey fatih atalarımız tarafından Türkistan’dan Türkiye’ye getirilmişlerdir. Böylece köy ve kır hayatının icabatı olan ziraat ve hayvancılık kısa bir müddet sonra Anadolu’da birden bire canlanmış oldu.

Anadolu’da şehir, kasaba ve köy gibi yerleşme mahalleri kurulurken bir taraftan da bunları birbirine bağlayan yeni ana yollar yapılarak ulaşım meselesi halledilmişti. Ana yollar boyunca ulaşım ve ticaret emniyetinin temini için menzillerde hanlar (kervansaraylar) inşâ olundu. Bu hanlar, kervanların her nevi ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ve emniyetle konaklayabilecekleri yerlerdi. Yine bu yollar boyunca ve kervanlardaki hayvanların su ihtiyacını karşılamak üzere bol miktarda su kuyularının açılmış olması ile yolların ırmakları geçtikleri yerlerde köprülerin yapılması, Anadolu yollarını rahat ve kolay seyahat edilir hale getirmiştir. Böylece asırlardır tüccarların ve kervanların uğramadığı Anadolu, ticaret erbabı ile kervanların akın akın geldiği ülke halini aldı.

Atalarımızın Anadolu’ya getirdikleri en önemli hususlardan birincisi sayabileceğimiz inşaat ve yapım tekniğidir. Türkler, Ön Asya ve Anadolu’ya girene kadar buralardaki yapılarda taş ve mermer ana malzeme durumundaydı. Türk yapı tarzında ise ağaç malzeme, tuğla, kerpiç esas idi. Her ne kadar taş ve mermer ile yapılan binalar, yüz yıllar, hatta binlerce yıl devam eden sağlamlıkta olmakta iseler de sağlıklı binalar değillerdi. Yaz mevsiminde sıcaktan bunalılan, kışları ise soğuğa karşı ısıtılamayan vasıftadırlar. Ağaç malzeme, tuğla, kerpiçten mamül binalar ise bu üç malzemenin de yalıtkan özellikte olmaları dolayısıyla yazları serin, kışları ise ılıman bir yapı hususiyeti meydana getirirler. Yangınlara karşı da dayanıklı olmayan Türk mimari ve yapı tekniği bu vasfına rağmen insan sağlığı bakımından çok sıhhatli özelliğe sahiptirler. Ahşap malzemenin esas olduğu mimari özellik daha sonra Balkanlara da Türkler marifetiyle yayılmıştır. Nesiller boyu millet hayatının sağlıklı kalabilmesinde bu millî tercihin rolü büyük olmuştur. Ayrıca evlerde tavan, yüklük, dolap, kapı ve pencerelerde ağaç oyma işçiliğinin diğer milletlerde görülemeyen derecede gelişmesi ve sanat haline gelebilmesi de bu özellik içinde olacaktır.

Görüldüğü üzere Anadolu’da yerleşme ve iskân şartları tanzim edilirken, bir taraftan da şehirler arası ulaşım ile yolları boyunca sağlanan imkânlar meyanında, mal, ırz, namus, can ve ticaret emniyeti de birbirini takiben getirilmiştir. Köy ve kır hayatı canlanırken buna müvâzi olarak hayvancılık ve tarım da süratle gelişmiş, fetihten önceki vahşi ve ıssızlaşmış tabiat, fetihle birlikte yerini hayat fışkıran, sürülerin otladığı ve her nevi tarımın yapıldığı işlenmiş topraklara dönüşmeye başlamıştı. Atalarımız yeni vatanları için gerekli olan yukarıda zikri geçen ilk şartları birer birer tamamladıktan sonra, Türk kültür hayatının ve içtimaî yapısının icabatı olan maddî ve manevî müesseseleri kurmaya başlayacaklardır.

Böylece Türkler, varlıkları yanında kendilerine ait her nevi müesseseleriyle bunların alâkalı binaları ve tesislerini de kurarak Anadolu’ya her manada damgalarını basacaklardır. Devletin resmî dairelerine ait binalar, saraylar, kışlalar, tersaneler (Alaiyye ve Sinop’ta) bütün şehir, kasaba ve köylerde camiler ve mescitler inşâ edilirken büyük merkezlerde medreseler (bugünün üniversiteleri), kütüphaneler kurularak ilim hayatı canlandırılırken sosyal hizmet tesisleri olarak sanayi çarşıları, bedestenler, hanlar, hamamlar, su kemerleri, sarnıçlar, su terazileri ve depoları, çeşmeler, köprüler, hastahaneler, şifa yurtları, imaretler, kimsesiz ve muhtaçlar için aşevleri gibi bir çok sayısız faydalı tesisler her tarafta yapılmaktaydı. Ayrıca Türklere mahsus yaylak ve kışlak hayatının icabı olmak üzere şehir ve kasabalara yakın, uygun mahallerde bağlık ve bahçelik sayfiye yerleri de Anadolu coğrafyasına baştan başa renk kattı. Anadolu’nun manevî fatihleri durumunda olan din ulularının ve önderlerinin kurdukları dergâhlar, tekkeler ve zaviyeler, büyük merkezlerde ve bilhassa Bizans uç bölgelerinde yayıldılar. Bu manevî önderler, pirler, erenler, alp-erenler, dervişler, ahiler, esas itibarıyla Türkistan’da Yesi şehrinde yaşamış olan evliyadan Ahmed Yesevî hazretlerinin muhitinde yetişen alp kişilerdi. Bilindiği üzere “Alp Kişi”ler temiz ahlâklı, her nevi faziletleri kendisinde birleştiren kahraman ve er kişilerdi. bu alp kişileri, Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra ermişler arasında görmekteyiz. Savaş sırasında İslâmın cihat anlayışına uygun şekilde orduya katılan bu kahraman kişiler sulh anında temiz ve faziletli karakterleriyle Türk cemiyeetinin manevî mimarları olmaktaydılar. Bu zatların kurdukları, esnaf ve sanatkârları bir araya toplayan Ahilik teşkilâtı, Anadolu Türkiyesi’ne sanat, ticaret ve esnaflıkta faziletli, ahlâklı ve karakterli bir yapıyı getirecektir. Dericilik, demircilik, bakırcılık, kuyumculuk sanatları gelişirken bunlardan mâmul eşyaların, aletlerin yapımı üstün seviyeye erişmiş, pamuk ziraati ile elde edilen pamuktan, hayvancılıktan elde edilen yün ve ipek böcekçiliğinden elde edilen ipek ile her nevi ipekli, yünlü ve pamuklu kumaşların sanayii ilerlemiş, halıcılık, kilimcilik ve keçecilik bütün Anadolu sathında yayılmıştı.

Anadolu’nun bu canlanışı ile ince sanatlar gelişmiş, taş, tuğla, çini ve ağaç işlemeciliği şâhikalara yükselerek bunlar üzerinde yazı, süs ve desen verme, oymacılık, kakmacılık üstün bir seviyede inceliğe ve zerâfete erişmişti. bu meyanda Anadolu Türkiyesi, kâğıtçılık, ciltçilik, yazı, tezhip ve bu sahalarla alâkalı bir çok süsleme sanatını vermeye başlayacaktır.

Türklerin Anadolu’ya getirdikleri en mühim özelliklerden birisi de inanç yapısının ortaya koyduğu durumdur. Bunu biz müsamaha ve Müslüman olmayanlara karşı, onları dünyasında serbest bırakmak şeklinde görmekteyiz. Bu vasfın temelinde, Türk milletinin yüzyıllardan beri idareci millet olmasının yeri büyüktür. İdareciliği sanat haline getiren atalarımız, insan topluluklarının inanç dünyasına karışmamanın tecrübesine sahip olmuşlardı. Sözünü ettiğimiz tecrübenin yanında, İslâmın hükümleri arasında yer alan “dinde zorlama yoktur” inancının da yeri muhakkak ki önemli idi. Bu ölçülere göre yeni canlanan Türk şehirlerinde, camiler yanında kiliselere hatta bazı ahvallerde havralara rastlamak mümkün olmaktaydı.

O devir Hıristiyan dünyasında böyle bir numune görmek asla mümkün değildi. İstanbul’un fethinden sonra Rum Ortodoks Patrikliğine imtiyazlar verilirken, ayrıca Ermeni Patrikliği kurulmuş, hatta daha sonra Yahudi cemaatinin varlığı da göz önüne alınarak hahambaşılık teşkil olunmuştur. Bu hoşgörünün en güzel misalini, Ankara’da Hacı Bayram Veli Camiinin hemen yanında bulunan Hıristiyanlık öncesi bir mabede dahi dokunmadan onu koruyan anlayışta görebilmekteyiz.

Atalarımız, Anadolu’da kurdukları maddî ve manevî müesseseler ile buna ait tesisleri Türk cemiyeti ayakta kaldığı sürece devamını ve korunmasını temin etmek ve devlete yük olmamasını sağlamak için vakıflar tesis etmişler ve bunun sonucunda da Türk tarihinin en büyük içtimaî müessesesi olan vakıf sistemi meydana gelmiştir. Böylelikle kurulan bütün tesisler, asırlar boyu bu yapılan vakıflarla hayatiyetini devam ettirmiştir. Vakıf müessesesi bilindiği üzere İslâmiyetin ortaya koymuş olduğu bir düsturdan kaynaklanmasına rağmen, Türklerin inanç dünyasındaki iyi niyet, fedakârlık, dayanışma ve hayır yapma anlayışı içinde gelişerek büyük zenginlik kazanmıştır. Bunu söylemekle İslâm dünyasının diğer ülkelerinde görülemeyecek derecede zenginliğe ulaşan vakıflarımız Türk insanının his dünyasının ve olgunluğa erişmesinin ifadesi sayılmalıdır. Gökyüzünde uçan güvercinlerin beslenmesine tahsis edilen vakıflardan tutunuz, evlenme çağına gelmiş olan yetim ve kimsesiz genç kızların çeyizlerinin hazırlanmasına vakfedilen müesseselere kadar, aşevleri, hastahaneler, yetimhaneler kimsesizlerin bakımına, hatta camilerin, mabedlerin, çeşmelerin, köprülerin korunmasına kadar insanî ölçülerde gelişmiş, olgunlaşmış duyguların ifadesi olan vakıflar, Anadolu Türkiye’sinde büyük bir gelişme gösterecektir. Bin yıla yakın Anadolu Türk hayatında bütün vatan sathında bu vakıflar o derece gelişecektir ki, bütün insanlık için numune olabilecek vakıflar cenneti zengin bir muhtevada ortaya çıkacaktır.

Türklerin Türkistan’dan Anadolu’ya getirdikleri müesseseler arasında belki de en değerli yenilik vakıflardır. Ancak gelişmiş, olgunlaşmış cemiyetlerin ortaya koyabileceği bu müessese Anadolu’ya hayatiyet kazandıracaktır. Bu müessesenin değerini ancak 20. yüzyılın başlarında, gelişmiş Batı ülkelerinde görebilmekteyiz. Halen de Batı cemiyetlerinde görülmeye başlayan insanlık idealinin geliştirdiği bu müessese, Batı dünyasında bin yıl önceki Türklüğün ortaya koyduğu düzeye erişebilmiş değildir. Devlete yük olmadan bir cemiyetin kendi kendine inanç dünyasının istikametinde feragatle iyilik yapma, hayır yapma anlayışı o milletin medeniyet dünyasındaki yerini ifade etmeye yeterlidir, zannediyoruz.

Atalarımız, Anadolu’nun vatan haline gelişinden sonra, şehirler ve şehirlere yakın bazı kasabalarda yerli nüfusa (yani Ermeni ve Rumlar) ancak şehirlerde ve şehirlere yakın mahallerde oturmaya izin vermişlerdir. Çünkü hayvancılık ve çiftçilikle geçinmeleri nedeniyle atalarımızın değer ölçüleri “toprak” idi. Çeşitli milletlerin, hayvan, altın, mesken, giyim-kuşam gibi “itibar” ve “değer” unsuru saydığı göstergelere mukabil, Türk milleti “toprak” kavramını benimsemiştir. Toprak edinme anlayışının şuurlu bir sahiplenmeye dönüşmesine ise vatan sevgisi denir. Bu bakımdan Anadolu’yu fetheden Türkmen atalarımız, köy, kasaba ve kır hayatını, yani ülkenin şehir dışı topraklarını ilk andan itibaren ele geçireceklerdir. Tımar, zeamet ve has gibi toprak ünitelerini ihtiva eden dirlik sistemi Türklerde toprağa gösterilen ehemmiyetin bir ifadesidir. Dolayısıyla Anadolu’nun Türk vatanı haline gelişinde, Türklerin toprak anlayışının yeri büyüktür. Böylece Anadolu’nun eski sâkinleri olan Ermeni ve Rumlar ancak şehir merkezi ile bunların yakın çevrelerindeki kasabalarda Türk nüfusunun yanında ayrı mahalleler teşkil edebilmişlerdir. Görüldüğü üzere Anadolu’nun Türk vatanı haline geldiği ilk andan itibaren Ermeni ve Rumlar azınlık nüfus durumuna düşmüşlerdi.

Şimdi bu durum muvacehesinde fetihten sonraki Anadolu’daki Türkler ve azınlıkların miktarını tesbit etmeye çalışalım: Memleketimizde 30-40 sene öncesine gelinceye kadar şehir nüfusunun umum nüfus nisbeti %20’yi geçmediği bilinen bir hakikattir. Bu ölçüyü fetihten sonraki Anadolu’ya tatbik edecek olursak yaklaşık bir neticeye varabiliriz. ancak şehir ahalisi durumunda görülen Ermeni ve Rumlar, en fazla bir tahmin ile şehir nüfusunun %50’sini teşkil etmekteydi. Köy ve kasaba nüfusunun %100’e yakınının zaten Türklerden meydana geldiğini söylemiştik. Bu açık değerlendirme sonunda Anadolu nüfusununun %90’ının Türklerden, geri kalan %10’unun ise azınlık durumundaki Ermeni ve Rumlardan müteşekkil olduğunu buluruz. Ancak bu bulduğumuz neticeye Doğu Karadeniz bölgesindeki Rum Pontus Devleti, Çukurova’daki Küçük Ermenistan Krallığı ve henüz o tarihlerde Bizans İmparatorluğu’nun elindeki Trakya bölgeleri dahil değildir. XIV. yüzyılda Bursa, Alaşehir, İznik ve İzmir gibi şehirler ile Çukurova ve Trakya, Türklerin eline geçti. XV. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u ve Trabzon Rum Pontus Devleti’ni Anadolu Türk Birliğine dahil etmesinden sonra, aşağı yukarı bugünkü hudutlarımıza tekabül eden Anadolu Türk birliği içindeki Ermeni ve Rum nüfusun nisbeti %15’e kadar yükselmişti. Bu nisbet, bozulmadan XX. yüzyıla kadar gelmiştir.

1910 yılına dâir verilen istatistiklere göre bugünkü siyasi sınırlarımız dahilinde 16.000.000’a yakın nüfus vardı. Bu nüfusa, henüz o tarihlerde Anadolu’da bulunan 1.400.000 Rum ve 1.300.000 kadar Ermeni de dahildi. Azınlık durumundaki Ermeni ve Rumlar, müştereken umum nüfusun içinde bu nisbetlerini korumuşlardır. Türk milleti, velud bir kavim olduğu için çabuk çoğalan Türk nüfusunun 900 yıldan beri bu nisbeti azınlıklar aleyhine bozması lâzım gelirken Ermeni ve Rumların askere alınmayışlarına mukabil Türklerin devamlı olarak harplerde verdiği şehitler dolayısıyla aradaki nisbet, Anadolu birliğinin Türkler tarafından tesis edildiği tarihten günümüze kadar sabit kalmıştır denebilir. Ancak bu durum Millî Mücadeleden sonra ortadan kalkacaktır. I. Dünya Harbi esnasında Rus ordularının Doğu Anadolu’yu işgal etmelerini fırsat bilen ve çeşitli kışkırtmalar neticesinde Türkleri katliama teşebbüs eden Ermeniler, bu bölgede 900.000’den fazla Türk nüfusunu en vahşi şekillerde şehit etmişlerdir. Rus askerlerinin Doğu Anadolu’yu terk etmelerinden sonra, sivil Türk halkına reva gördükleri cinayetlerin karşılığını ödemeden kaçacaklardır. Türk kuvvetlerinin Doğu Anadolu’ya girişinden sonra Ermeniler, Suriye, Lübnan, Avrupa ve Amerika gibi ülkelere hicret etmişlerdir. Böylece Doğu Anadolu şehirlerinde ani bir boşalma meydana gelmiştir.

Meselâ bu çatışmadan en fazla zarar gören Van şehrinde harbin arifesinde 70.000’e yakın nüfus yaşarken neticede 5.000-6.000 Türk kalmıştır. Balkan Harbi sırasında Bulgarların Trakya’da yaptıkları katliam ile Rumların Millî Mücadele arifesinde veya esnasında Batı Anadolu ve Karadeniz bölgesinde Türklere karşı işledikleri toplu cinayetler, bizlere büyük kayıplara mal olmuştur. Fakat ilâhi adalet tecelli etmiş ve bilindiği üzere bunlar da cezasız kalmamıştır.

Millî Mücadeleden sonra Anadolu’daki Rumlar, Balkan Türkleri ile mübadeleye tabi tutulduğundan, neticede Rum azınlık da bahis mevzuu olmaktan çıkacaktır. Dolayısıyla Millî Mücadeleden sonra Anadolu şehirlerinde umumi olarak nüfus azalması görülecektir. Zira Ermeni ve Rum unsurunun Anadolu’dan çekilmeleri yanında Türk nüfusu da Balkan Harbi, I. Cihan Harbi ve Millî Mücadele esnasında hem sivil halk ve hem de asker olarak büyük kayıplara uğramıştı. Türk nüfusunun büyük kaybı yekun edilirse 3.000.000’a yakındı. İstiklâl Harbinden sonra Anadolu’da kalan 10.500.000 Türk nüfusa Balkanlardan mübadele ve hicret suretiyle Türk nüfusunun da ilâvesiyle Türkler kayıplarını kısmen telâfi etmeye çalışarak 1927 senesinde tekrar 13.500.000’a erişmişlerdir. Halbuki 1927 sayımından 17 sene öncesine ait yukarıda nakletmiş olduğumuz malûmata göre Anadolu Türkleri yine 13.500.000 idiler. Bilindiği üzere vatan yapısında nüfus mühim rol oynar. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Anadolu’nun fethi, Bizans’a karşı Malazgirt’te 26 Ağustos 1071’de kazanılan Malazgirt Zaferiyle başlamıştı. Her ne kadar 1048 Pasinler Zaferiyle Anadolu içlerine kadar girmiş isek de 1071 Malazgir Zaferi, vatanlaşmanın kat’i başlangıcıdır. 1176 yılında Karamuk Beli (Miryakefalon) Savaşı, Bizans’ın Türklere karşı mücadelesinin son safhasıdır. Ancak bu savaş da Türk zaferiyle sona erecektir. Üçüncü ve son dönem Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını hazırlayan ve yine 26 Ağustos 1922’de Türklerin Yunanlılara ve onların Batılı destekçilerine karşı kazandığı son zafer ile noktalanacaktır. Atatürk’ün 26 Ağustos gününü kendi hususî dünyasındaki bir büyük zaferin Dumlu-Pınar’da tekrarına erişebilmek için seçtiği bilinir. Bu büyük zafer ile Lozan’ı hazırlayan ve sulha giden yol başlamış oluyordu. On yıl süren Balkan Harbinden başlayarak Cihan Harbi’ne, Cihan Harbi’nden Millî Mücadele’ye kadar uzanan bu çizgide büyük nüfus kaybına uğramıştık. Cihan Harbi başında ilân edilen seferberlikle üç milyon genci cepheye gönderebilmiştik. Bu gençler cephelerde eridiği için Sakarya Harbini 98.000 kişi ile kazanmıştık. Dumlu-Pınar’da son şeref mücadelesinde Anadolu’nun her tarafından toplanıp gelen ordumuzun mevcudu ancak 186.000 kişi idi. Harp boyunca cephelerde Türk nüfusun ne kadar kayba uğradığı bu rakamların ifadesinde kendisini bulur.

Dumlu-Pınar, hakikaten bir milletin ayakta kalabilme ve şeref mücadelesidir. Cephede oğullar ve babalar yan yana düşmana karşı vuruşmuşlardır. Cihan Harbi boyunca pek çok cephede verilen şehitler münasebetiyle Anadolu Türkiyesi kurtulduğu zaman ortaya konan istatistikler bir gerçeği göstermektedir. Erkek nüfus %40’ların altına inmişken, kadın nüfus %60’ların üzerine çıkmıştı. Hatta erkek nüfusun mühim bir kısmı ayağını, kolunu kaybetmiş gazileri de ihtiva etmekteydi. Şöyle bir değerlendirme yapmak, Türk tarihi bakımından yerinde olsa gerektir. Türk kültür hayatının derinliklerinde mevcut olan Ergenekon Destanına göre bir harpte katliama uğrayan ecdadımızın yeniden türeyip canlanışı ve tarih sahnesine çıkışı ana muhtevayı teşkil eder. Sakarya ve onu takiben Dumlu-Pınar zaferleri Türklerin yok olmaktan kurtulup, tarih sahnesindeki yerlerini korumalarının ve hayatiyetlerinin ifadesi olmaktadır.24

Vatanlaşma hadisesindeki nüfus en mühim unsurdur. Ancak bu mühim unsur, tek ve yalnız değildir. O milletin mensup olduğu medeniyetteki yeri, kültür müesseseleri, abideleri, yaşayış ve hayata getirmiş olduğu kolaylıklar ve yenilikler de vatanlaşmada yer tutar. Anadolu Türkiyesi dört bir bucakta yaşayan abidelerin istisnasız Türk eseri oluşu vatan sathında Türklüğün damgası gibidir. Yaşayanlar kadar, ölenlerin mekânı olan kabristanlar, türbeler ve yüz yıllar içerisinde meydana getirilmiş olan camiler, mescidler, hanlar, hamamlar, saraylar, kervansaraylar, konaklar, köprüler, su ve sulama sistemleri, yollar o milletin, toprağı vatan haline getiren damgalarıdır.

O vatan coğrafyasının kendi dili ile isimlendirdiği şehirleri, kasabaları, köyleri, dağları, tepeleri, gölleri, ırmakları ve denizleriyle, yani adlandırmayla da vatanlaşma meydana gelmektedir. Ayrıca o millet, inanç dünyasının ve insanî duygularının gelişmişliğinin ifadesi olan meselâ vakıflar gibi bir müesseseyi ortaya koyan değerleriyle de vatanlaşmaya renklilik ve zenginlik kazandırır. Millet hayatındaki gelişmişlik, devlet hayatındaki gelişmeye paralel olarak ortaya çıkmaktadır. Milletin hususî hayatındaki dayanışma, yardımlaşma, yabancıları ve azınlıkları, inanç farklılıklarını hoş görme halleri vatanlaşmanın bir diğer unsuru olarak görülür. Musikisi, mimarisi, inançları ve sosyal müesseseleri ile de vatanlaşma güçlenir. Bütün bu hususiyetlerin hepsinin vatanlaşmada yeri ve değeri muhakkak gibidir.

Bütün bu söylemeye çalıştığımız hususlar yanında Anadolu’nun Türk vatanı olarak tescilinde, milletimizin son irade beyanı, Millî Mücadele yıllarında olmuştur. Atatürk, Amasya Tâmimi’nde “vatan ve milletin istiklâlinin tehlikede olduğunu” söyleyerek bu durumdan ancak “milletin azm ve kararının kurtaracağını” söylemişti. Türk vatanı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan arasında taksim edilirken Doğu Anadolu’da da Ermeni devleti kurulmaktaydı. Bu durum karşısında Türk Milleti, irade beyanını vatanının selâmeti, milletin istiklâli yolunda silâha sarılarak ortaya koymuştur. Maraş, Antep, Urfa ve Çukurova müdafaaları, fiilen o yörenin insanının vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği üzerindeki tercihi olmuştur. Yine Mondros Mütarekesini takiben Kars merkez olmak üzere Nahçıvan, İğdır, Sarıkamış, Ardahan, Ahalcık (Ahıska), Ahal-Kelek, Artvin, Oltu, Azgur ve Batum yörelerini temsilen kurulmuş olan Güney-Batı Kafkas Şuraları Hükümeti, vatanın hudutlarının nereye dayandığını gösteren diğer bir irade beyanı olmuştu.

Misak-ı Millî kararını, Sakarya ve Dumlu-Pınar zaferleriyle fiilen kabul ettiren Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, yine Türk Milletinin azim ve kararını en açık bir şekilde ortaya koymuştu. Lozan Sulh Anlaşması ise Türklüğün irade beyanının dünya milletleri huzurunda tasdiki olacaktır.

Türklerin Anadolu’ya girdikleri tarihten Millî Mücadelenin sonuna kadar, Türklerin yanında ayrı mahalleler halinde yaşayagelen Ermeni ve Rum unsurlar, atalarımızın hoşgörülü hukuk ve din anlayışlarının neticesi olarak dinî ve millî yapılarını muhafaza etmişlerdi. Askere alınmayan, yalnızca vergi bakımından farklı muameleye tâbi olan Rumlar ve Ermeniler umumiyetle ticaret yaparak rahat ve refah içinde yaşarlardı. Din, soy, kültür ve tarih bakımından Türklerde farklı oldukları için 900 yıldır beraberlik devresinde Türklere karışmamışlar ve müsamahalı bir idare altında millî, dinî bünyelerini muhafaza etmişlerdir. Tarihlerde de Türklerin Ermeni ve Rumlarla karışmalarına dair herhangi bir kayıt yoktur. Nadiren “ihtida” (İslâmiyet’e girme) hadiseleri olsa bile bunlar ferdî misaller olmaktan ileri gitmemiştir. Bu da ancAkdenizin yanında damla misali olmaktan ileri gidemeyeceğine göre, Anadolu’nun eski ahalisinin Türklerle karışması, yani bir millet haline gelmesi veya bu eski kavimlerin milliyetlerini değiştirerek toplu halde Türkleşmeleri asla vârit olmamaktadır.

Batı Hunlarının IV. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Anadolu seferleri, Sabarlar ve Hazarlar zamanında da Anadolu’yu tanıma seferleri şeklinde devam edecektir. Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara inen Türk İllerinin bu Anadolu ilgisi, Abbasiye döneminde İslâm orduları içinde de devamlılık gösterir. Yaklaşık 700 yıl bu ilginin arkası kesilmeyecektir. 1016 yılında Çağrı Bey’in 3000 Oğuz atlısı ile Anadolu’ya yaptığı keşif akını, bu tanıma ve ilgiyi, vatan edinme, yani emel haline dönüştürecektir. 1048 Pasinler, 26 Ağustos 1071 Malazgirt ve 1176 Miryakefalon (Karamuk Beli) ve 26 Ağustos 1922 Dumlu-Pınar Zaferleri, Anadolu’nun Türk vatanı oluşunun bin yıllık fermanları durumundadır.


1L. Râsonyi, Tarihte Türklük, s. 68.
2 İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, s. 70.
3 L. Râsonyi, s. 77-78; Şerif Baştav, Sabir Türkleri, Belleten V, s. 60-64; İ. Kafesoğlu, s. 145-150.
4 İ. Kafesoğlu, s. 158-159.
5 M. Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, s. 43-64.
6 A.g.e., I, 78-96, 104-105.
7 İ. Kafesoğlu, Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını, Köprülü Armağanı, s. 267.
8 Mathieu, s. 40-41; Suryanî Mihael, III, s. 65-67.
9 Mathieu, s. 111-114; Suryanî Mihael III, s. 165.

10 Georg Ostrogovsky, Bizans Devleti Tarihi, Fikret Işıltan terc., s. 271-275.
11 Aşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osman, Âlî neşr. s. 159; Mehmet Neşrî, Kitâb-ı Cihân-Nümâ, M. A. Köymen neşr. s. 750-753; Hoca Sadeddin, Tacü’t-Tevârih, I, s. 479.
12 A. Nimet Kurat, Peçenek Tarihi, s. 193-201.
13 Anna Komnena’dan naklen A. N. Kurat, Peçenek Tarihi, s. 201-205. Buradaki isimlerden Nançes’in İnanç-Yınanç’ın, Tatik’in Tutuk veya Tatuk’un bozulmuş şekli olduğunu zannediyoruz.
14 Peçenek Tarihi, s. 136-138.
15 Peçenek Tarihi, s. 228-237.
16 Günümüzde Bucak ve Dobruca yörelerinde görülen Gagavuz=Gök-Oğuz’lar bunlardandır.
17 Kedrenos, II, 583-584’ten naklen Peçenek Tarihi, s. 131-136. O tarihten sonra Eftim adı Hıristiyan Türkler arasında hürmet gören isimler arasında yer alacaktır.
18 Peçenek Tarihi, s. 228.
19 Dr. Mustafa Ekincikli, Ortodoks Türkler, Ankara 1998; Paul Wittek, Yazijioghlu Ali on the Christian Turks of the Dobruja, BSOAS, XIV, 1952.
20 Halife Mutasım’ın Türk kumandanı Afşın, Türklerden müteşekkil ordusuyla 838 yılında Amorium üzerine sefer yapmıştı. Alp Arslan’ın kumandanı Afşın Bey ise Amorium’u 1068 yılında fethederek tarihe geçecektir. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 19-20.
21 Mükrimin Halil Yınanç, Anadolu’nun Fethi, s. 63 ve devamı; İ. Kafesoğlu, Selçuklular, İA, X. Cilt, s. 369.
22 I. Haçlı Seferi 1096-1099 yılları arasında olmuş ve bu seferin başında Godefruy de Bouillon idaresinde bir çok dük, kont, marki gibi asilzadeler bulunmuştur. I. Haçlı Seferini Anadolu’da I. Kılıç-Arslan (1086-1107) karşılamıştır. II. Haçlı Seferi ise 1146-1149 senelerinde olmuş, Alman İmparatoru III. Konrad ve Fransa Kralı VII. Louis idaresinde olmuş ve bu Haçlı Seferini ise Selçuklu Sultanı I. Mesut (1116-1155) karşılamıştır. III. Haçlı Seferi ise 1189-1192 arasında olmuş ve bu
seferin başında Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard, Fransız Kralı Philippe Auguste idaresinde cereyan edecek 1189-1192 yıllarındaki bu üçüncü seferin İngiliz ve Fransız kuvvetleri deniz yolunu tercih edeceklerdir. Anadolu’da Selçuklu Sultanı II. Kılıç-Arslan (1155-1192) onları karşılayacaktır.
23 Anadolu’da 24 Oğuz boyunun adını taşıyan yer adları, XVI. yüzyılda 1000 civarında idi. Faruk Sümer, Oğuzlar, s. 461.
24 1917 yılında Tokat yöresinde yakılmış bir türküde.
“Hey on beşli on beşli,
Tokat yolları taşlı,
On beşliler gidiyor,
Kızların gözü yaşlı”. diyerek o devir Anadolu Türkünün ıstırabını dile getirmektedir. Buradaki on beşliler, 1315, yani 1899 sonu ve 1900’de doğanlardır. Bunun da manası gayet açıktır; 1917 yılı içinde 17 yaşlarındaki gençler cepheye alınmıştır. Eğer bir millet 17 yaşındaki gençlerini ceoheye göndermek durumuna gelmiş ise var olabilmek için son gücünü kullanıyor demektir. 1933 yılında yazılıp bestelenen Onuncu Yıl Marşındaki “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” diyen ifade de, Türk Milletinin 10. yılda nüfus bakımından canlanmaya başlayışının heyecanı ve sevinci açıkça görülür.

Anna Komnena, The Alexiad of the Princess Anna Comnena, Elizabeth A. S. Dawes, London 1928.

Aşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osman, Âlî neşr. İstanbul 1332.

Bar Hebraeus, Gregory Ebu’l-Farec, Chronography, W. Budge neşr. London 1932, Ömer Rıza Doğrul, Ebu’l-Ferec Tarihi, I-II, Ankara 1945-1950.

Barthold, V., Turkestan Down to the Mongol Invasion, 2. ed., London 1958.

Baştav, Şerif, Sabir Türkleri, Belleten V, s. 53-101, Ankara 1941.

Danişmend, İsmail Hami, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, I, II, III, IV, İstanbul 1947.

Ekincikli, Mustafa, Ortodoks Türkler, Ankara 1998.

Enverî, Düstûr-nâme, M. Halil Yınanç neşr. İstanbul 1928.

G. Kedrenos-Skylitzes, M. Attaleiates, İ. Kinnamos, N. Choniates, Michael Glykas, Eustathios, Kekaumenos, Konstantinos Manasses, Nikephoros Gregoras, Epistolae Turcicae, Gy. Moravcsik, Byzantino Turcica, I, Budapeşte 1943.

Hoca Sadeddin, Tacü’t-Tevârih, I-II, İstanbul 1279-1280.

Kafesoğlu, İbrahim, Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953.

, Selçuklular, İA, X, s. 353-416.

, Doğu Anadolu’ya İlk Selçuklu Akını, Köprülü Armağanı, İstanbul 1951.

, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983.

Köymen, Mehmet Altay, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Ankara 1979.

, Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976.

, Alp Arslan ve Zamanı, Ankara 1983.

Kurat, Akdes Nimet, Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara 1972.

, Peçenek Tarihi, İstanbul 1937.

, Çaka Beğ, İstanbul 1936.

Mathieu, Urfalı (d’Edesse), Chronique, Dularier terc. Paris 1858, Urfalı Matheos Vekayınâmesi, Grigor zeyli ile birlikte, H. Andreasyan, Ankara 1962.

Mehmet Neşrî, Kitab-ı Cihan-nümâ, I-II, M. A. Köymen, Ankara 1995.

Mihael, Süryani (Michel le Syrien), Chroniques, Chabot terc. Paris 1905.

Nemeth, Gyula, Attila ve Hunları, Şerif Baştav terc. Ankara 1982.

Ostrogovsky, Georg, Bizans Devleti Tarihi, Fikret Işıltan terc. Ankara 1981.

Râsonyi, Lâszlö, Tarihte Türklük, Ankara 1971.

Reşidüddin Fazlullah, Câmi’ü’t-Tevârih, Selçuklular, Ahmet Ateş terc. Ankara 1960.

Sümer, Faruk, Oğuzlar, 3. baskı, Ankara 1980.

Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1974.

Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1971.

Türk Cihân Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1969.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I, II, III, IV, Ankara 1994.

Anadolu Beylikleri Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletleri, Ankara 1937.

Wittek, P., Yazijioghlu Ali on the Christian Turks of the Dobruja, BSOAS, XIV, 1952.

Yınanç, Mükrimin Halil, Anadolu’nun Fethi, İstanbul 1944.

Çağrı Beğ, İA, III, 324-328.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu